Desti İzdivaç / Esra Erol
Evet, müthiş bir örnek, müthiş bir kişisel gelişim gösteren azmin yüzü o.

O kim?

Kim olacak canım; Esra Erol.

Bu yazıda kaleme almak istediğim Esra Erol'un nasıl bir kişisel gelişim savaşı verdiği amma ve lakin oraya gelmeden, buraları geçmem imkansız gibi...

İyi madem, hadi buralardan yavaş yavaş yol alalım bari;

Evet, açıkçası yaptığı program çok da onayladığım bir yapıt değil.

Neden?

Neden olacak canım; kişilerin kendilerini koyun gibi teşhir ettikleri, pazar tezgahlarında halka açık sebze meyve gibi durdukları bir tablo adeta.

Bunu da göz önüne alırsak, açıkçası bakmak bile istemediğim iğreti bir tablo bu.

En azından benim kabul edebileceğim bir durum değil, Türk toplumuna göre hiç hiç değil.

Ancak günümüz toplumuna göre kabul edilir bir durum mu?

Elbette, kabul ediliyor ki, yaşam buluyor, öyle değil mi?

İkinci neden ise; görünen adayların, eş bulmak için değil de, bulduklarını birer birer eskitmek için orda oldukları göz ardı edilemez bir gerçek...

Hadi diyelim elektrik, kriterler, falanlar, filanlar her şey tas tamam;

'Hadi bize eyvallah, biz birbirimizi bulduk' deyip iki ay sonra 40 yıllık evlilik sorunlarıyla, bitmişlikleriyle, kavgalarıyla, gürültüleriyle gelmiyorlar mı?

Ne oldu kuzum?

Ne olacak canım, aşk eskittiler... 'Gitsin berisi, gelsin yenisi.'

Biri birinde eksik bir yan mı gördü, yapılandırma yok anacım, yenisi varken azıcıkta iyileştirmeye gitmek niye ki?

En mide bulandırıcı, çirkeflik diyebileceğim olay ise, birbirlerini tanımak için zaman isteyip ortadan kaybolan adayların döndüklerinde;

'Yok efendim sen benim paramı yedin, yok ben masraf ettim, yok o oldu, yok bu oldu' Ölünün körü!

Ey kadınlar topluluğu gerçeğe dönünüz artık; medeniyetin omzuna yaslanıp, bir erkeğin çayını bile içmeyiniz; zira yarın o çay taş olur da başınıza başınıza vurur;

Sizde ne saygınlık kalır, nede onur.

Siz köylü bacım olun;

'Ben çay içmeyyom, yemekte yemeyyom, iştahımda olmayyo' deyiverin de irezil olmayın bundan gayrı bacım...

Hadi bunu geçtik, anacım borçlarını morçlarını ödetenler oluyormuş; arkadaş bu nasıl iştir, dünyanın cılkı çıkmış çıkmış ta, ne zaman hangi ara çıktı diye kara kara düşünür oldum şimdi...

Yapmayın gözünüzü seveyim, azıcık haysiyet...

Azıcık şahsiyet...

Azıcık gurur...

Azıcıkta onur...

Erkeklerde mide bulandıran bir konu ise; o teşhir koltuğuna oturur oturmaz çocuklarının kendilerinden uzakta yaşadıklarını söylerken yarım ağız bir tebessüm ederek ve arkaya yaslanarak böbürlenen bir alaycı rahatlıkla söylüyorlar ki Alimallah!

Sanki çocuğun varlığı yahut yanlarında olmaları, onlarla ilgilenmeleri bir sorunmuş gibi dahası dünyaya getirdikleri çocuklarını bir kambur gibi algılayıp 'Sırtımda kamburum yok' dercesine lak ayıklaşıyorlar...

Maksat; 'Adam' desinler. Vallaha gardaş kusura bakmada benden yana bu cümleyi kullanır kullanmaz adamlığını yitirdin, hatta adam değilmişsin...

Adam olan adam önce çocuğuna sahip çıkmalı.

Ah be avanak sen çocuğuna sahip çıkamamış san, alacağın hatuna nasıl sahip çıkacaksın? Senin verdiğin güven kocaman bir yırtık, şimdi dik dike bilirsen...

Ha sana dikiş dikecek bir hatun bul da göreyim gözüm...

Ha birde bu adaylar arada bir ana sınıfı gibi birbirine düşmezler mi?

Anan ölmesin Esra; bu kadın sabır taşı sabır...

Hani bazen öyle anlar oluyor ki, bir taşı götür stüdyoya koy, o taş çatlar da, Esra Erol çizilmiyor bile... Profesyonellik bu olsa gerek...


Anacım bu adayların tomarı da locaya hele birde o koltuğa ısındılar mı geleni de beğenmezler gideni de; gelene hoş gel, gidene boş ver...

Ay geldiğiniz için teşekkür ederim ama...

Ay uzak yoldan geldiniz sağ olun ama...

Ay benim için yorulup buralara kadar geldiniz ama...

Fayton sandığınız bal kabağınız batsında, ne olduğunuzu hatırlayın diyeceğim ama...

Ülen bunlar kendilerini harbiden bir halt sandılar ama...

Adayların birçoğunda öyle bir psikoloji oluşuyor ki gerçekten evlenmek için gelmiş olsalar bile, bunlar zamanla aynı fikre bürünüyorlar.

Al götür...

Eskit...

At...

Gitsin eskisi...

Tekrar dön...

Gelsin yenisi...

İşte omurga fikir tamda bu...

Bir kısmı ulaşılması imkansız psikolojisine bürünüyor, bir kısmı vasıfsız şöhret vs...

Çaresiz olanları ayrı tutmak lazım tabi...

Hoş zaten tüm evlilik programları çaresizlerin çare aradığı yer; bir nevi sığınma evi gibi, yada çaresizliğinin çaresini bir evlilikte aramak gibi...

Evet, içlerinden bazıları gerçekten haklı ama her evlenmeye gelenin niyeti farklı...

 

Şimdiiii, buraları geçtikte, gel gelelim Esra Erol'a;

Dediğim gibi tasvip etmesem de arada bir gözüme ilişiyor.

Neden?  

Görünenin değil, görünenin arkasındaki görünmeyen tarafını yakalamak keyif veriyor bana.

İzlenilen her programın görünmeyen tarafı var ya; ben görünmeyen tarafını yakalamayı seviyorum. 

Evet, görünmeyen tarafında görünenler...

Esra Erol gözümüzün önünde gelişti, devleşti adeta...

Esasında o her programında bir öğrenci gibi kendisini eğitiyor, öğretiyor kendisine, büyüyor, üstelik bunu çaktırmadan yapıyor... Çakan çakıyor ya...

Her gün ekranlara çıksa da bir gün yok olma kaygısını oda taşıyor...

Öyle ya bir gün bu program son noktayı koyacak olsa, nice olacak hali?

Haaa işte bizim Esra tamda bunun için, bu program içinde yeni bir Esra yetiştiriyor, şekillendiriyor. Öyle başka kurslara murslara gitmeye gerek görmüyor o; programı içinde kendisine gerekli olan tüm dersleri veriyor ve çaktırmadan inceden inceye yol alıyor...

Hafıza tekniklerine kadar program içinde kendisini geliştiren çıtı pıtı kadın bir dev büyüttü gölgesinin arkasında ve bir dev büyüttü gözlerimizin önünde.

Geçmiş bir ayrıntıyı tekrar etmesinin sebebi hafızasının gücünü göstermek...

Hal böyle olunca bugün bu program bittiğinde, yarın gözünde gözlükleri birazda müdüre havasında bir yapımcıda çıkar, usta bir gazeteci profiliyle bir düşünür programı da, yahut Müge Anlı tarzında bir program; ha işte onun aklından geçen tamda bu üçüncü şık.

Şimdi diyeceksiniz ki; 'Hadi gördüklerini anladık da, ya akıldan geçeni nerden bilirsin?

Eh buda bizim işimiz olsun ama. Sevgilerimle. Dilek EJDER

 

 

 



2014-05-07