Bilek Güreşi, Sigara Kartı ve Taşlaşma
GAZİANTEP YÖRESİNDEN  GELENEKSEL ÇOCUK  OYUNLARI (16)


BİLEK GÜREŞİ

İki kişi arasında oynanır. Oyuncular bir masada karşı karşıya dururlar. Rakipler ellerini birbirinin bileklerinden yakalar. Her oyuncu karşı taraftakinin elini masaya yatırmaya çalışır. Bunu başaran kazanmış olur.

Bu oyunda rakiplerin ' illa ki kazanacağım' diyerek ısrarcı olmamaları gerekir. Zira inat sakatlıkla sonuçlanabilir.


SİGARA KARTI

Eskiden sigaraların kutuları kartondan olurdu. Çocuklar bu kutuların resimli yüzünü keser, iki parçaya ayırarak bir kutadan iki kart elde etmiş olurdu. Her sigara kutusunun bir değeri vardı. Büyük Kulüp sigarasının kutusu en az değerli olandı. 20'lik...En değerli kutu Yeni Harman sigarasının kutusuydu. Beş binlik...

Öbür sigara kutularının değeri şöyle sıralanıyordu: Gelincik 35'lik, Yenice 40'lık, Boğaziçi 500'lük, Sipahi 1000'lik.

Oyunun başlaması için ortaya bir yuvarlak çizilir. Her oyuncu bu yuvarlağın içine aynı oranda kart bırakır. Herkesin uygun taşları vardır. Oyuncular sırayla taşlarını yuvarlağın içine atar; taşının sürtünmesiyle çizginin dışına çıkartmayı başardığı kartları kazanmış olurdu.

TAŞLAŞMA

Şimdi düşünüyorum da çocukken ne kadar akılsızmışız. Taşlaşma diye bir oyun olabilir miydi hiç! Biz çocukken olurdu.

Aklıma gelen taşlaşmalarda ben hep geri cephelerde savaşırdım. Geri cephede savaşanların görevi, ön cephede savaşanlara cephane sağşamaktı. Saağladığımız cephanelerimiz de elbette ki çakıl taşlarıydı. Ağabeylerimiz bu çakıl taşlarını sapanlarına yerleştirir, karşı tarafa yollardı.

Oradan:

- Yandım anam! diye bir ses duyduk mu, ağzımız kulaklarımıza varırdı.

Her zaman anası yanan onlardan olmazdı elbet. Bizden da anası yananlar olurdu sık sık. Ama bizden o ses asla çıkmazdı. Çünkü ağabeylerimiz, yaralananların ses çıkartmamaları için sıkı sıkı tembih ederdi bize.

Taşlaşmaların nasılsa her seferinde galibi biz olurduk. Belki biz olmazdık ama ağabeylerimiz hep:

- Biz kazandık, biz kazandık! diye bağırarak muştuyu verir, bizi sevindirirdi.

Evlerimize, başımız sargılı döndüğümüzde annemiz üstümüze dişi bir kaplan gibi saldırır:

- Ne oldu yavrum sana! diye ağlamaya başlardı.

Bir yandan tedavimiz yapılırken bir yandan da ağzımızdan laf çekilirdi.

Annemiz başımızın taşlaşmada yarıldığını öğrenmesin! İşte o zaman yanadık. Artık bir dayak da annemizden yememiz kaçınılmazdır.


2014-06-16