Doğarken damgalanmak...
Seçme özgürlüğümüz olmadan "bir ülkede, bir cinsiyette ve bir dinde" dünyaya geliyoruz. Toplumun gelenekleri ve kurallar, o seçmediğimiz "kimliğin"  gereklerini yerine getirmemizi bekliyor.

Bizim haberimiz bile olmadan, özellikle dinimize ve cinsiyetimize göre planlanmış  olan "toplumsal görev tanımları" bebeklikten itibaren bizinm için seçilmiş giysi renkleri, modelleri, oyuncaklar, okuduğumuz kitaplar ve oynadığımız oyunlardan başlanarak beynimizde programlanmaya başlıyor.

Milyonlarca insan "Neden?" diye sormayı bir saniye bile akıllarına getirmeden, "kendi şahsi yapıları hiçbir koşulda dikkate alınmadan" planlanmış bu organizasyon şemasında yerini alıyor, görev tanımını eksiksiz yerine getirdiğinde kendini başarılı ve mutlu hissediyor. Çünkü toplum ancak geleneklere ve kurallara uyan bireyleri takdir ediyor.

Kuralların dışına çıkmaya kalkanlar önce eleştiriliyor, sonra cezalandırılıyor ve o toplumun dışına itiliyor veya içinde yaşadığı toplumun hoşgörü sınırlarına bağlı olarak bazen de yok ediliyor.

Bir ülkede dünyaya geliyoruz. O ülkede "özgürlük" tanımının sınırları bir zamanlar birileri tarafından konulmuş.  Özgür olmak bireyin "kendisi ile ilgili  kararları verebilmesi" gibi uçsuz bucaksızmış gibi görünen bir sınırsızlığı temsil ediyor gibi görünse de bu aslında çok büyük bir yanılgıyı taşıyor.  

"UYGAR TOPLUM" denildiğinde alınan kıstaslarla "GELİŞMİŞ ÜLKE" denildiğinde alınan kıstaslar birbirini çok fazla çağrıştırıyor ve bu genellikle maddi gücü yüksek toplumlardaki yapıları referans alır bir görünüm veriyor. Özetle, "zengin ülkelerin bireyleri aynı zamanda gelişmiş ve uygardır" diye de içinde binlerce soru işareti yaratacak bir kavram ortaya çıkıyor. İnsan, hayvan ve bitki haklarına saygılı (özetle içinde bulunduğu evrenin taşına, toprağına, suyuna  ve havasına saygılı) olmak gelişmiş olmakla özdeşleştiriliyor ama gerçekte gördüğümüz tablo ne yazık ki bu olmuyor.      

Erkek olmak, kadın olmak ve belirli bir dinin mensubu olmak, insanlara yapmakla zorunlu olduğu bir davranış ve yaşam biçimini dayatıyor. Bu o kadar güzel bir şekilde empoze ediliyor ki, o davranış biçimleri, dünyadaki tek doğru sanki oymuş gibi algılanıyor. Kadınlar sadece şunları yapar deniyor, erkekler şunları yapamaz deniyor, saçları şöyle, tırnakları böyle olacak deniliyor ve uyuluyor. Çünkü uymamanın bedeli de o kadar net bir şekilde ortaya konuluyor ki uymamak gibi seçenek kalamıyor.  

Dönem dönem seçilerek geldiği düşünülen insanlar o ülkenin insanlarının nasıl yaşayacağına karar veriyor veya nesilden nesile ülkenin yönetimi birilerine teslim ediliyor. Seçilme konusu da neredeyse en ufak birimden uluslararası yapıdaki organizasyonlara kadar aynı mantıkta yürüyor. bir lider ortaya çıkıyor veya yönetilebilmesinin kolay olduğu düşünülen bir lider bir grup tarafından destekleniyor. Seçilmek için gerekli tüm koşullar organize ediliyor, insanları etkilemek için kampanyalar, reklam ve tanıtım çalışmaları, bu da yetmez se satın almalar, bu da yetmezse oy kullanılan sistemlerde  kaybolan oy sandıkları veya bilgisayar ortamındaki oylamalarda her tür manüpilasyon.

Özetle, sonucu kendi lehine çıkartmak için gerekli olan tüm çalışmalar devreye sokuluyor. Bu yapıda adil veya dürüst olma kavramlarının çok da fazla sözü edilemiyor çünkü elde edilecek olan güç o denli etkileyici ki. en ufak bir dernekten, ülkeyi   yönetenlere kadar yönetici pozisyona gelen grup  bir anda ayrıcalıklı hale geliyor ve onlar için hayat artık diğerlerinden daha kolay. Üzerlerinde ve araçlarında o ayrıcalıklı grubun işaretini taşıyan simgelerle, kartvizitleri ile sıradan bir vatandaşın giremeyeceği kapılardan giriyor, olunmaz sanılan işler oluveriyor, zaten bu tür durumlar düşünülerek boş bırakılmış olan kanun maddeleri bir anda işlev kazanıyor.

Bir ülkede yaşayan vatandaşlar neden yaşamın temeli olan su, ısınmaları için gerekli olan sistem, eğitim ve korunmaya bedel ödemek zorunda olsunlar? Bu temel ihtiyaçlardan bedel alınmaması gerektiği fikrinden vazgeçtik, bir ülkenin vatandaşı aynı zamanda o ülkenin kölesi haline de geliyor. İster devletin memuru olsun, isterse kendine çalışsın devlet  o kişiye kar ettiği müddetçe ortak ama ülkeyi kendisi yönetirken yanlış ekonomik politikalarla tüm ülke krize girdiğinde bedeli o ükenin vatandaşı ödüyor.

Acaba kaç kişi çalışma hayatında ülkenin yanlış yönetilmiş olmasının bedelini yaşamı boyu yaptıklarının tamamını yitirerek ödemiştir? Bu duruma ülkemizde son derece sık rastlanır.Girişimci için  batıp çıkmak artık iş hayatının son derece normal bir  seyri gibi algılanır olmuştur. Çünkü belirli bir grup lehine alınan bir kararın başkalarını ne kadar zarara sokacağı düşünülmeden anlık kararlar alınır, uygulanır.

İşte insanlar da zarara uğramamak için mümkün olduğu kadar karar vericilere yakın olmaya çalışırlar ki ya alınacak kararları önceden haber alıp kendilerini koruyacak tedbirleri alsınlar veya kararlara müdahale edebilsinler. Yönetim Sistemleri herbir bireyi koruduğu , her bir bireyin "o bireye özel"  geleceği için fırsatları yaratabildiği zaman adaletten ve özgürlükten söz edilebilir. Ülkeyi yönetenler o ülkenin sahip olduğu her tür değer katan kaynağı vatandaşının lehine doğru değerlendirmek ve onun için kullanmak zorundadır.

Yoksa ülkenin sahip olduğu enerji kaynaklarını sadece bir grubun çıkarı lehine kullanıma sunmak, insanlar üzerinde zamanla adalet duygusunun yok olmasına sebebiyet verir ve gücü eline geçiren bunu kendi çıkarlarına kullanma konusunda en ufak bir vicdan muhasebesi yapma ihtiyacı hissetmez.





2013-07-20