Van Gürpınar'da Kurban Bayramı
   Geçmiş bayramları düşünürken, 1993 senesinde yaşadığım sıra dışı kurban bayramını hatırladım. Öyle zannediyorum ki manasına uygun eda edilen o bayram, yıllar eskise bile bendeki izleri hep canlı kalacak. O yıl bir arkadaşımın daveti üzerine Van'ın Gürpınar ilçesine, Aşağı Kaymaz köyüne gitmiştim.

   Köyde, camiden sonraki ziyaret mekânımız kabristandı. Sanki sizi unutmadık dercesine, vefat etmiş büyüklerin önce ziyaret edilmesi, vefa adına yapılabilecek güzel bir davranış olsa gerek. Burada ilginç bir şeyle karşılaştım. İnsanlar, ilk olarak etrafı kerpiç duvarla örülmüş, diğerlerinden farklı olduğu anlaşılan kabir topluluğunu ziyaret ediyordu. Sonra üstünü ot bürümüş, izleri sadece başlarına dikilen taşlardan anlaşılabilen yakınlarının kabirlerini ziyaret ediyorlardı. Biz de öyle yaptık. Önce tarih kokan, sadeliğiyle güzellik kazanan bu kabir topluluğunu ziyaret ettik. Hem güzellik sadece mekânla sınırlı değildir. Bazı güzellikler mekânlarla tarif edilemez. İşte benim, bu kabirlerde gördüğüm güzellik, böylesi bir şeydi. Zayıf Osmanlıcam ile başlarına dikilmiş taşlardaki isimleri okumaya çalıştım. Birinde,  'Molla Yusuf' diğer birinde 'Rabia Hatun' yazıyordu. Bunun gibi altı yedi kabir daha vardı. Arkadaşım, kabirlerde yatanların Peygamber Efendimizin(sav) soyundan gelen seyitlere ait olduğunu söyledi. O zaman anladım manevi havanın nereden geldiğini. Demek ki; Medine'den süzülen manevi hava, gökyüzünde bulutların izlediği gibi bir yol izliyor ve seyitler şeceresini takip ediyordu.

Kahvaltıyı Seyit Abdurrahman Amcanın evinde yaptık. Lavaş ekmeği, otlu peynir, taze yoğurt ve çaydan oluşan sade bir kahvaltıydı bu. Çaylar içilirken, Seyit Abdurrahman Amca, 'Haydi bakalım kurbanlarımızı bağışlama vakti geldi' dedi. Onun sesiyle herkes ayağa kalktı ve kendisini takip etmeye başladı. Uzun boylu, 65 yaş civarında, sağlıklı bir görünüşe sahip olan Abdurrahman Amca önde kendinden emin adımlarla yürüyordu. Çayırlık alana kadar devam eden bu yürüyüş, sanki bir merasim alayını andırıyordu.

Alanda, kurban kesmeye gücü yeten insanların getirdiği kurbanlıklar, toplu getirilen tekbirlerin ardından kesildiler. Şimdi hummalı bir çalışma başlamıştı. Birkaç adam, yere kocaman bir naylon branda serdiler. Kesme ve yüzme işiyle uğraşan diğer insanlar, odun kütükleri üzerinde parçaladıkları kurban etlerini, brandanın üzerine atıyordu. Yarım saat sonra, herkesin kurban eti birbirine karışmış halde dev bir et yığını meydana geldi. Sonra, Abdurrahman Amcanın sesi böldü bu hummalı çalışmayı. Şimdi bütün dikkatler onun üzerindeydi. Amca, tatlı diliyle hürmette kusur etmeyen köylüsüne konuşuyordu:

  Etleri tarttınız mı? Burada kaç kilo et var?

  Seyda 18 kurban kesildi ve 334 kilo et çıktı.

  Allah hepsini kabul etsin. Peki, köyümüzde kaç hane var?

  38

  Köye gelen yeni çobanı saydınız mı?

  Evet, seydam, saydık.

  O zaman hesaplayın bakalım hane başına kaç kilo et düşüyor?

  Hesapladık Seyda, hane başına yaklaşık 8 kilo 750 gram et düşüyor.

  Haydi, öyleyse pay edelim de gençler dağıtımını yapsın.


Bu nasıl bir kurban kesmeydi! Herkesin kurban eti birbirine karışmıştı ve kesen ve kesmeyen aynı ölçüde et alıyordu. Üstelik köyde unutulan bir garip kalmamıştı. İşte, belleğimde yer eden bu örnek bayramda Seyit Abdurrahman Amcanın rolü büyüktü. Sonra Peygamber Efendimizin (sav) Hadisi şerifini hatırladım: 'Size iki şey bırakıyorum. Onlara uysanız, necat bulursunuz. Biri, Kitabullah, biri Al-i Beytim.' 

Peygamber Efendimizin,  Ehli Beytine sevgi istemesinin ardında yatan duygu, sadece cibilliyet duygusu olmasa gerek. O, ümmetinin selametini düşünerek bunu istemişti ve bu köyde yaşananlar da bunun en canlı şahidiydi. Hayırlı bayramlar...


2013-10-15