28 Şubat Neler Kaybettirdi?
'Köyden şehre yeni taşınmış, evimize 'elektrik' denilen şeyi döşetiyorduk. Ustalar o gün akşama kadar evin duvarlarını deldiler durdular. Onlar gittikten bir süre sonra evimizin oturma odasında duvardan yere doğru sarkan iki kablo tel dikkatimi çekti. İçimdeki merakı yenemedim ve tellere dokundum. O an şimşek gibi bir ışık ve kulağımı uğuldatan bir patlamayla birkaç metre öteye savrulduğumu hatırlıyorum. Fakat bu olay, beni elektrikten soğutmak yerine bilakis damarlarıma kadar işledi ve hayatım boyunca peşinden koşturacak bir yolun önünü açtı.'

  Yukarıdaki sözler Muzaffer Avcı Bey'e ait. O elektrikle ilk tanışma anını böyle anlatıyor ve elektrikle devam edecek başarı serüveninin, işte o çocuksu merak ile gelişen tecrübeden sonra başladığını söylüyor. Peki, kimdir Muzaffer Avcı? Bu yazımda Avcı'nın başarılarla dolu hayatından ve 28 Şubat sürecinde engellenen helikopter projesinden bahsedeceğim.

  Sakarya ile Kocaeli arasında yer alan 'ELİMSAN' (Elektromekanik Cihazlar İmalat Sanayi) firması, elektrikle ilgili aklınıza gelebilecek her mamulün üretim yeri. Aklınıza gelebilecek diyorum, çünkü bu kuruluş için sınır yok! 'Bize projenizi getirin üretimini biz yapalım!' diyor, fabrika yetkilileri.

   Yaklaşık yedi yüz elli dönümlük arazi üzerine kurulu, kırk bin metrekareye ulaşan kapalı tesislerde daha ilk girişte bir helikopter pisti dikkatimizi çekiyor. Yetkililer bu pisti, Ruslarla birlikte Kamov helikopterlerini ortak bir proje olarak ülkemizde üretmeyi düşündükleri zaman yaptırdıklarını söylüyorlar. Fakat malum süreç yıllarında, projelerinin engellendiğini ve vazgeçmeye zorlandıklarını anlatıyorlar. Ama her şeye rağmen, 'Helikopter projemizden vazgeçmedik, belki henüz vakti gelmediği için rafa kaldırdık!' diyorlar.

   Fabrika koridorlarında ilerlerken teşhir edilmiş ürünler gözümüze çarpıyor. Makine Kimya ve silah sanayi için ürettikleri Roket parçaları, dünyanın birçok ülkesine ihraç ettikleri elektrikli cihazlar ve daha birçok elektrikli mamul gözlerimizi kamaştırıyor, ülkemiz insanının neler yapabileceğini görüp haklı gurur yaşamamızı sağlıyor.

     Muzaffer Avcı Bey'in başarı öyküsünü isterseniz kendi ifadelerinden dinleyelim: 'Ortaokulu bitirdiğim yıl babama Endüstri Meslek Lisesinin elektrik bölümünü okumak istediğimi söyledim. Fakat babam o zamanlar Sakarya'da meslek lisesi olmadığı için, trenle Kocaeli ye gidip-gelme fikrine sıcak bakmadı ve teklifimi kabul etmedi. O yıl başka bir liseye kayıt yaptırmadan bir yıl babamın yeni açtığı dükkânda çalıştım. Bir yıl sonra babam benim ısrarımı ve kararlılığımı görüp, Kocaeli de okumama izin verdi.

   Artık Kocaeli Endüstri Meslek Lisesinde okuyor, okula her gün trenle gelip gidiyordum. Bu o kadar kolay bir şey değildi, her gün güneş doğmadan evden çıkıyor, koşarak trene yetişiyor ve akşam gün batımından sonra eve dönüyordum. Trende geçen zamanımı ise ders çalışarak değerlendiriyordum. Fakat ben o günlerde yaptığım bir duanın Allah tarafından kabul edildiğini düşünüyor, bugün bile aynı duamı tekrarlıyor, Allah'a şükrediyorum. Şöyle demiştim o günlerde: 'Allah'ım ne olur bana elektrik mühendisi olmayı nasip et ve ülkeme hizmet ettir.'

   Okulu bitirdiğim aynı yıl, İstanbul Yıldız Teknik Okulunun (şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesinin) Elektrik Mühendisliği bölümünü kazandım. Başarıyla geçen yılların ardından mezuniyet diplomasını aldım. Arkadaşlarımdan birçoğu Devlet kapısında kendine iş imkânı ararken ben böyle bir kolaycılığı asla düşünmedim! Ülkem için bir şeyler yapmalı, bir şeyler üretmeliydim. Kafamdan bin bir türlü proje geçiyor fakat hangisini ne şekilde yapacağım konusunda bir türlü karar veremiyordum. Sonunda ülkemizde üretilmeyen ve Avrupa ülkelerinden ithal edilen, ismini vermek istemediğim bir elektrikli mamulü yapmayı düşündüm. O zaman yakın arkadaşlarımdan ikisine bu düşüncemi açıkladım ve onlardan yardım etmelerini istedim.

   Gaye ve hedefi olan üç arkadaş olarak, üretmeyi düşündüğümüz mamulün Türkiye distribütörü olan firmanın İstanbul Mağazalarından birine giderek cihazdan bir tane satın aldık. O gün hemen Sakarya ya dönüp kıt imkânlarla küçük bir atölye oluşturduk. Ortada ne malzeme var nede alet edevat. Boş bir petrol varilini ters çevirip üzerini atölyemizin ilk tezgâhı olarak değerlendirdik. O gün arkadaşlarıma, 'Pekâlâ bu cihazın aynısından yapabiliriz. Bunun için aleti dikkatle söküp inceleyelim ancak her birimiz belirli bölümlerini paylaşıp, kendi bölümüz ile ilgili kısımları tanıyalım, böylece zaman kazanırız.' dedim. Birkaç kez söküp takma işleminden sonra Ülkemizde henüz üretimi yapılmayan böyle bir cihazı yapabileceğimiz kanaatine vardık. Gene kıt imkânlarla oluşturduğumuz aletler ve parçalar yardımıyla ilk cihazımızı yaptık.

   Böylece ilk ürünümüz ortaya çıkmış oldu. Yaptığımız ürünün o günkü piyasada satış fiyatı 7.000 dolar civarında idi. Biz ise ürünümüzün fiyatını 3.000 dolar olarak ilan ettik. Tabii ki bu durum bize çok büyük imkânlar sağladı. Talepler birden artmaya başladı. Biz ürünümüzü 3.000 dolardan satarken çok da iyi kar ediyor, bir yandan da yaptığımız malı hemen satabiliyorduk. Bu durum bize çok çabuk gelişme ve büyüme imkânı sağlamıştı. Önce tereddütle verilen küçük siparişler, ardından ürün memnuniyetiyle büyük siparişlere dönüştü. Artık atölyemizi büyütmüş ve yanımızda işçi çalıştırır duruma gelmiştik. İlerleyen günlerde ise binli, iki binli siparişler almaya başladık. Tam da her şey güzel gidiyor derken, bir gün, yabancı firma temsilcileri tarafından fark edildik! Nede olsa artık mevcut pastadan biz de pay alıyorduk ve bu onların işlerine gelmemişti.

   Bilirsiniz büyük firmalar kendileriyle rekabet etmesini istemedikleri küçük firmaları oyunun kuralları içinde harcar, yok ederler. Bunun en meşhur yolu, fiyatları düşürüp küçük firmanın zarar etmesini sağlamaktır. Evet, daha düne kadar yedi bin dolardan sattıkları cihazın fiyatını birden bire 1.500 dolara düşürdüler. Tabi onlar bin beş yüz dolardan satarken siz 3.000 dolardan satamazsınız. İster istemez zararına da olsa biz de fiyatları düşürmek zorunda kaldık. Artık zararına çalışıyorduk ve bu rekabete dayanmamız gerekirdi. Fakat nereye kadar? Her yeni gün biraz daha içeri giriyor biraz daha zarar ediyorduk. Oysa onların kaybedeceği fazla bir şey yoktu. Sonuç olarak, böyle bir çıkmazdan kurtulmanın tek çaresinin yeni ürünler üretmek olduğuna karar verdik. Çok kısa bir sürede geliştirdiğimiz yeni ürünlerimiz ile bu sıkıntılarımızı atlattık.'

   Muzaffer Avcı ve ortakları bu gün, büyüyen iş imkânlarına rağmen tevazularından hiçbir şey kaybetmemişler. Onlar, hala o ilk günlerin heyecanıyla çalışıyorlar. Fabrika gelirlerinden önemli bir kısmını, geri dönüşü olmamasına rağmen Ar-Ge çalışmalarına ayırıyor, yıllık üç yüz elli bin Euro(350 000E) gibi bir fonla bilime destek veriyor, ülkemizin geleceği adına yarınlarımıza yatırım yapıyorlar. Son yıllarda Hidrojen enerjisiyle ilgili düzenledikleri kongrelerle hem ülkemizde hem de yabancı ülkelerde dikkatleri üzerlerine çektiler. 'Neden Hidrojen' sorusuna Muzaffer Avcı'nın verdiği cevap çok ilginçtir ve bir o kadar da düşündürücüdür: 'Hidrojen atomunun bir tane protonu var ve bu atom Allah'ın birliğini sembolize ediyor. Ben hidrojen çekirdeğinde çok büyük enerjinin olduğunu düşünüyorum. Zaten gelişmiş ülkelerin yıllardır, hidrojen ve füzyon üzerine çalışmaları, suyun elektrolizinden elde edilen hidrojen gazını, araba motorlarında yakıt olarak denemeleri, hidrojenin ne kadar önemli olduğu hakkında fikir veriyordur. Hem yanma sonucunda ürün olarak su buharı oluşması çevre kirliliği için önemli bir çözüm.'

   Muzaffer Avcı, hidrojen enerjisi ile ilgili Ar-Ge çalışmalarının devam edeceğini, bu konuda çalışma yapan gerek üniversiteler, gerek liseler ve gerekse özel kuruluşlar olsun, onlarla beraber çalışabileceklerini belirterek, tarihe not düşülmesi gereken şu önemli ifadede bulunuyor: 'Gelişmiş ülkeler, şu an yirmi beş yıl sonrasının teknolojisi ürettiler ve raflarda bekletiyorlar. Günü geldiğinde ki günün gelmesi şu anki yatırımlarından bekledikleri kar marjına ulaşmalarıdır. Evet, günü geldiğinde o projeleri raflardan indirip bizim gibi gelişmekte olan ülkelere satacaklar. Peki, biz neden o güne hazırlıklı olmayalım?'

   Elimsan katalogunu incelerken, otuz yıl öncesinde çekilmiş bir fotoğraf dikkatimi çekti. O fotoğrafta Muzaffer Avcı Bey, bahçede ağaç filizleri dikerken görülüyor. Şimdi o filizler büyümüş ve kocaman ağaç olmuşlar. Tabi Elimsan da öyle olmuş, büyümüş güçlü sürgünler vermiş ve sağlam kökler üzerinde yükselmiş geleceğe.

   Elimsan ve Muzaffer Avcı örneğinden özellikle genç beyinlerimizin alacağı dersler olmalıdır. Ne diyelim, Allah ülkemizde böylesi güzel örnekleri çoğaltsın ve necip milletimizi muasır medeniyetler seviyesinde hak ettiği gerçek yere çıkarsın.


2013-10-24