Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye İhtiyacı Var -1-
Bugüne kadar, 'AB'ye kabul edilmek Türkiye'ye yapılacak çok büyük bir lütufmuş' imajı verildi hep Avrupa tarafından. Fakat mevcut tabloya bakıldığında aslında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinin onlar için bir lütuf sayılacağı ağırlık kazanmakta.

Normalde Türkiye, Avrupa'nın yanı başında duran çok değerli bir hazine konumunda. Ne var ki Avrupa bu gerçeğin ya farkında değil ya da tutucu prensipleri nedeniyle bunu görmezden geliyor. Ancak tabiki Avrupa'nın bazı endişelerine de gereken cevabı vermek Türkiye için bir sorumluluk. Özellikle Türkiye'nin bağnazlığa karşı tavrı, fikir özgürlüğü ve yaşam serbestisi hakkındaki  tutumu Avrupa için önemli. Ancak işin aslı, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, Türkiye'den daha çok Avrupa için ciddi bir kazanç olabilir.

Bunu daha iyi anlamak için Türkiye'nin ve Avrupa'nın şu anki sosyo-ekonomik durumlarına ve öngörülen geleceklerine bir göz atmak ve iki toplumun halihazırdaki durumlarını karşılaştırmak yerinde olur.

Avrupa'nın şu anki durumu Her şeyden önce, birkaç istisna dışında Avrupa ülkelerinin içine düşğü ekonomik kriz ortada. Her gün yeni bir Avrupa ülkesinin iflası gündeme geliyor. Birçoğu da iflasın eşiğinde...

Yunanistan, İspanya, Portekiz ve İtalya'nın ardından Fransa ve Polonya hükümetleri de ciddi kemer sıkma politikaları uyguluyor. Bu ülkelerdeki işsizlik rekor seviyelerde. Örneğin Fransa'da işsizlik geçtiğimiz Nisan ayında son 16 yılın rekorunu kırdı. Binlerce kişi işten çıkarılıyor. Fransa'nın kredi notu düşürüldü. Danimarka'nın 2012 yılındaki 13 milyar dolarlık bütçe açığı ise son 28 yılın en yüksek mali açığı.

AB'deki krizden etkilenen en büyük kesim ise genç nüfus. Birçok aç genç günde bir öğün ücretsiz yemek dağıtan bazı hayır kurumlarının ve üniversitelerin önünde kuyruklar oluşturuyor. Gençlerin çoğu vasıfsız ve işsiz, bu nedenle topluma yük olarak görülüyor ve dışlanıyor. Bu da toplumdaki en dinamik ve en üretken kesimin devre dışı kalması anlamına geliyor. Genç nüfusun etkisizleştirilmesinin yanında AB yaş ortalamasının hızla yükselmesi de AB'nin gelişimini ve dinamizmini olumsuz etkileyen bir unsur.

Avrupa ülkelerinde her gün gösterilerin, eylemlerin ardı arkası kesilmiyor. AB hükümetleri bir yandan kendilerini kuşatan ekonomik krize tedbirler almakla uğraşırken diğer yandan da bu tedbirleri protesto etmek için sokaklara dökülen kitlelerle mücadele ediyor.

AB genelinde uygulanan Darwinist-materyalist eğitim nedeniyle Avrupa, manevi değerlerini hızla kaybeden soğuk, ruhsuz ve donuk bir toplum olma yolunda. Ruhi bunalım, depresyon, dengesizlik, saldırganlık, suça eğilim, sadizm gibi psikolojik rahatsızlıkların, cinnet geçirme ve intihar vakalarının sayısı günden güne artıyor.

'Avrupa Birliği Uyuşturucu Maddeler ve Madde Bağımlılığı Gözleme Merkezi' (EMCDDA), Avrupa'da sentetik uyuşturucu kullanımında ciddi bir artış olduğunu açıkladı. Avrupa Komisyonu'nun İçişleri Yetkilisi Cecilia Malmstroem, Avrupalı yetişkinlerin dörtte birinin, yaklaşık 85 milyon kişinin yasadışı bir uyuşturucu madde kullanmış olmasının büyük endişe yarattığını ifade ediyor.

Avrupa'da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı Bugün Almanya başta olmak üzere, Avusturya, İngiltere, Yunanistan gibi birçok AB ülkesinde faşist ırkçı zihniyetler ve yabancı düşmanlığı ciddi biçimde yaygın. Genelde yalnızca aşırı sağ kesimlerle özdeşleştirilen bu sapkınlığın gerçekte toplumun her katmanında hatta devlet mekanizmalarında dahi gizli bir hakimiyeti söz konusu.

Bu sorun özellikle polis kontrollerinde göze çarpıyor. Örneğin 'etnik profilleme' yetkisi bulunan Alman polisi havalimanlarında, tren garlarında kaçak göçmenlerin aranmasını gerekçe göstererek göçmenleri kontrole tabi kılabiliyor. Afrikalı siyahi vatandaşlar, Almanya'da yalnızca aşırı sağ kesimde değil toplumun her sınıfında ırkçılık ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyor. (Deutsche Welle Türkçe)

İngiltere'de "İngiliz Savunma Ligi" adlı grup Müslümanları hedef alan ve nefret söylemleri içeren protesto gösterileri düzenliyor. Medyanın önemli kısmı da haber, yorum ve programlarıyla bu nefret duygusunu körüklüyor. Müslümanlara karşı özellikle internet yoluyla organize edilen saldırı ve tehditlerin boyutu her geçen gün artıyor.

Avusturya da ise yeni seçimlerde oy oranını oldukça arttıran Avusturya Özgürlükçü Partisi FPÖ, seçim politikalarını tamamıyla 'yabancı ve İslam karşıtı' söylemler üzerine kurmuş durumda. Avusturya'da yaşayan göçmenlerin sosyal yardım, sosyal konutlar ve çocuk yardımından faydalanmasına karşı çıkıyor. Ayrıca bir yıldan fazla işsiz kalan yabancıların da sınır dışı edilmesini talep ediyor.

Yunanistan'daki Altın Şafak Partisi, göçmenlere yönelik düzenlediği provokasyonlar ve eylemler ile tanınıyor.

Demokrasi ve insan haklarının en önemli savunucularından olarak görülen AB ise bu yönleriyle kendi içinde çelişkili bir profil ortaya koyuyor.

Avrupa Birliği ve AB hükümetleri ise buraya kadar sadece birkaç temel maddesini ele aldığımız bu sorunların üstesinden gelme konusunda büyük ölçüde yetersiz ve başarısız. Akılcı, etkili, sonuca yönelik hızlı tedbirler alamıyor.

Nitekim, Mısır darbesi, Suriye krizi gibi ani gelişen olaylar karşısında AB'nin olaylara hızlı tepki veren, seri kararlar alan ve müdahale eden dinamik bir kuruluş olmadığı daha net ortaya çıktı. Tam tersine, ağır işleyen hantal bir yapı olduğu anlaşıldı.

Hal böyleyken, gün geçtikçe yeni sorunların, bunalımların, krizlerin merkezi haline gelen ve bunları çözmekte de çaresiz, yetersiz ve başarısız kalan sanki kendisi değilmiş gibi, Türkiye söz konusu olduğunda, AB'nin kusur bulmakta, eleştirmekte hızını alamaması tutarsız ve gülünç bir manzara ortaya koyuyor.

Bir sonraki yazımda Türkiye'nin mevcut durumu ve AB'ye sağlayacağı katkılar üzerinde duracağım.



2013-10-27