Deprem Ne Kadar Gerçek?
Dünyada şehirler su kenarlarına, Türkiye'de ise şehirlerarası yolların kenarlarına kuruluyor. Yollar da ekonomik olarak düz arazilerden geçtiği için şehirler düzlük sahalara hızla yayılmıştır. Zayıf olan dolgu alanlarına veya sahil alanlarına kurulan yerleşimler nedeniyle de her depremi olduğunda daha fazla hissediyor, gerekenden fazla bina hasarı ve kayıp yaşıyoruz. Türkiye'de belirli bir deprem riski var, tamam, ancak bu risk birkaç nokta dışında abartıldığı kadar korkunç ve yıkıcı değildir.

Şehirlerin yayılacağı alanlar, şehirlerarası karayolları boyunca değil, yetkin uzmanlarca planlanan sahalar olmalıdır. Şehirler oluşturulmadan önce zemin analizleri gibi ön çalışmaları yapılmalıdır. Bölgenin deprem riskine göre yaşam alanları, dolgu zeminden kayalık zemine doğru tercihli seçilmeli ve yaşam yoğunluğu deprem riski yüksek yerlerde sağlam kaya zeminli bölgelere çekilmeli, dolgu zeminlerin imara açılması engellenmelidir.  Dolgu alanlarda parklar, kent ormanları, Açıkhava müzeleri gibi sosyal alanlar oluşturulmalıdır.  Şehir merkezinden dışa doğru, çalışma-ticaret ve yaşam alanları kurulmalıdır.

Depremin yıkıcı etkilerinin önlenmesi için öncelikli olarak, herkesin bir evlik parsele ev yapmasını sağlayan, imar yönetmeliğinin kaldırılması gerekmektedir. Kişiler ev yapmamalıdır, kişilerin seçtiği belediyeler imar planı uygulaması ve kontrolü yapmamalıdır. Şehirleşme ve kişilerin standartları belirlenirken, en az 100 yıl sonrası düşünülmelidir. İnsanların barınma ihtiyaçları, toplu yaşam alanlarında, sürekli emsal artışı ve kat ilavesi yapılmayacak şekilde bir seferde yapılıp biten binalar ile karşılanmalı, gelecek 100 sene içinde ekonomik olarak işletilmelidir.

Kişilere ev yapma hakkı verilen şimdiki mevcut sistemde şehircilik kuralları, her türlü suiistimale açıktır. Belediyeler oy kaygısı nedeni ile eski yapıların yeni katlar çıkmasına veya dönem dönem emsal artışı yapmaktalar. Binaların inşaatlarının hiçbir zaman bitmediği bu sistemde birkaç usta bulanın 5katlı apartman yapabildiği için deprem yıkıcı olabilmektedir. İmar planlarının belirlenmesi ve uygulamasının kontrolü, çerçevesi üniversiteler ve uzmanlar tarafından oluşturulmuş, TSE ile kurumsallaştırılmış şehircilik standartlarını uygulama yetkisi olan kamu kurumlarına ait olmalıdır.  Örneğin şehircilik bakanlığı, standartları getirmeli ve uygulatmalıdır. Belediyeler sadece ruhsat, altyapı gibi çalışmaları yapmalı, hizmet işlerinde bulunmalıdır.

Coğrafyamız gereği, depremleri çokça yaşıyoruz. Dünya tarihine geçen sayılı depremler gördük. Tarih boyunca da bu depremler tekrarlayacak. Deprem nedeniyle oluşan hasar tamamen yapıların tasarımı ve zemin koşulları ile bağlantılıdır. Sağlam zemine oturan binaları deprem yıkamaz.

Deprem analizleri bugün basit bilgisayar programları ile yapılabilmekte, inşaat mühendisliği fakültelerinde öğrencilere deprem senaryoları hesaplatılabilmektedir. Bu analizlerden alınan sonuçlara göre depremin binalara yatay etkisi 4-9 kat arasında en fazladır, örneğin, 8 katlı binanın depremde yıkılma riski, 40 katlı binaya göre daha fazladır. Bu nedenle depremin yuvasında bulunan Japonya'da gerçekleşen ve köprüleri, yolları yerle bir eden, tsunamiler oluşturan, 5-6 katlı apartmanları yıkan depremler, onlarca katlı gökdelenlere hasar vermemektedirler. Yüksek binaların, bireysel gecekondu mütahitleri tarafından değil, yetkin mühendisler tarafından inşa edildiğini de unutmayalım. Türkiye gibi yaşanabilir arazisi zor koşullarda olan bir ülkenin toplu yaşam alanlarında 20den daha yüksek katlı binaları tercih etmesi, depremden korunma açısından daha elverişli olacağını söyleyebiliriz.

Medyanın kullanmayı çok sevdiği bilim adamı kılığına girmiş şarlatanların söylediklerine itibar etmeyin. Söylenenlerin aksine, ülkemiz bir deprem ülkesi değildir.

Türkiye;  güneşin, denizin, yağmurun, coşkun nehirlerin, bereketli toprakların ve yalçın dağların ülkesidir. Ve bu topraklarda mutlu, sağlıklı, güvenli ve birbiri ile barış içinde yaşayanların ülkesidir.



2013-11-19