Ara Bul Beni
 

        Ara Bul Beni

Ömür yolculuğumda öyle bir kitap okumalıydım ki ben, bu kitap beni sadece içine almakla kalmayıp, yakmalı kül eylemeliydi beni...

Sonra; küllerimi toprağa düşürmeli, toprak beni yeniden tohum eylemeli ve benden bir başka ben cana getirmeliydi.

Ben topraktan yeni baştan doğmalıydım yani. Yeni baştan...

Yeniden doğmalıydım, yeniden.

Sahi var mıydı böyle bir kitap?

Birçok kitapla küs ayrıldık; ne onlar anlatabildi kendini, ne ben bitirebildim onları.

Dedim ya; içimde "Arabul beni "diyen bir fısıltı gibiydi, uğruna aşkın narına düştüğüm sözler ve yaprak yaprak çevirmek istediğim sayfalar!

İyide bu sözler nerdeydi, hangi kaf dağının sayfalarındaydı ve pusulası kimin kalemindeydi? Bilmiyordum ama elbet bir gün bana geleceklerdi ve ben sabrımın son demine kadar bekleyecektim, can fısıltısıyla ruhumu ve tenimi yakacak bu kavilleri.

Ben ki 5 yaşında başladım iç fısıltılarımı duymaya ve bu fısıltıları kendimden büyük ablalara yazdırmakla başladım işe. Sonra kendim yazmayı öğrenmekle ele aldım kalemimi. O gün bu gündür yazıyorum ve ben 5 yaşından beri bekledim, beni kül edip, küllerimden yeni bir ben yaratacak kalemi.

Uzun uzun yıllar bekledim hem de! Nihayet!

Bir gün gönlümün kapısı tıklandı; "Kim o?" dedim.

Gelen gönlümün sultanı Mevlana'ydı. Mevlana tüm sözleri ve tüm aşkıyla yürek ülkeme gelmişti. Hoş zati yürek ülkemin gizli padişahıydı da, ne var ki o ülkemde bir dipsiz kuyuda, Şems'inin peşine düşüvermişti ya...

Ondandı bu gizli arayış, ondandı bu kor yanış!

Okudum yürek ülkemin Mevlana'sını; buldum aradığım kitabı. 

Ölmeden önce öldüm, yandım da küllerimle toprağa düştüm.

Toprak gizledi beni, sardı sarmaladı da, ben yeniden cana düştüm.

Uyandım kendimi buldum da, nicedir yollara düştüm.

 

Her arayış biraz azalttı beni ve çokça çoğalttı; bir yandan attım nar tanelerimi, bir yandan bütüne parça aradım. Öyle ya;

Sen sanır mısın ki dünya tektir, birdir; o halde dön de bir nar'a bak; 
Dıştan birdir de, içten bindir. 
Dünyada öyledir, dıştan bir görünse de, içindekilerle her biri, bir bindir. 
Sen yeter ki damlada okyanusu gör; zerrede ki kapıyı arala ve gir içeri; 
Gör ki her insan bir okyanus, bir dünyadır.
Dünyadır, dünyadır da;
Nasıl ki yediğin, nar'ın kabuğu değil de, içindeki tanedir; 
Dünyada öyledir, yenilen kabuğu değil de, içindeki tanedir. 
O halde sen, tamı da gör, taneyi de.


O vakit ben haldelerin yollarına düştüm,

Nerde bir tane gördüysem, tamı aradım,

Nerde tam gördüysen dönüp taneyi aradım...

 

Ah be beyhude geçen zaman, sen mi tehiydin, yoksa yazgının meramına mı düşmemiştin daha?  Bilmem gayrı!

İşte Mevlana şehri Konya tüm aşkı narıyla, tüm kederiyle, tüm hüznü, tüm berzahı alemiyle karşımda. Karşımda ha!

Konya sokaklarında hala onun izlerini taşıyan ve yansıtan gizemli bir şuurun resmedilişi hakim.

Bu şehrin taşları asırlardır süren bir tarihi resmetmiş ve o resmettiği gizemi nakşediyor şuurlara...

 

İşte, Mevlana'nın cancağızı Şems'in türbesindeyim!

O muhteşem adam, o yeri göğü aşka boyayan adam, burada ha, burada!

Önce sıtma tuttu yüreğimi, cezbelendim de çenem zangır zangır titredi!

Ellerim kollarımdan koptu da, kanımı buz kesti;

Sarıkamış zemherisi düştü yüreğime.

Gözlerim nemini, sessizlik ise ilk kez sessizliğini kaybetti.

Avazım çıkana kadar coşkumu haykırmak istedim.

Dedim ya sesiz sessizliğini kaybetti, bir çığlığa dönüştü yüreğim.

O an ben nerdeydim, nasıl bir dünya içindeydim?

Öylesine haykırmak istedim ki, hemen çimdik attım yüreğime;

'Sus Dilek sus, şimdi olmaz, hem 'Deli' demezler miydi ki?'

İçim de öylesine bir haykırış vardı ki, kulaklarımdan yüreğime inen!

İçimde öylesine bir coşku ve Mecnuni bir duygu vardı ki;

O an bir şimşek çaktı, bir yıldırım düştü avuçlarıma sanki!

Sıkı sıkı kapadım avuçlarımı, başladım hüngür hüngür ağlamaya!

Hem bakarlarsa baksınlar, hem 'Deli' derlerse desinler!

O an ben deliydim zati, o an aklım nerdeydi ki, akıllı mıydım ki?

İnsanda akıl mı kalır; yürek bir başka firarda, akıl desen bir başka...

Bir kuru bedenim kalmış avuçlarımın arasında, birde dişlerimin arasına sıkışan dudaklarım. Ben nerdeydim, nasıl bir dünya içerisindeydim?

Tarihin sayfaları arasında kaybolmuş gibi, kendimi mi okuyordum,

yoksa dünyaya nam salan Mevlana ve Şems aşkını mı?

 

Yaradan şahidimdir ki Mevlana'yı, Şems'in türbesinde hissettim;

Sanki o ordaydı, oradaydı!

Ben ki birçok kitap okudum da, çok parçaları bir araya getirdim ve Şems'in Konya'da olduğuna kanat ettim.

O ne Niğne Kesikbaş Türbesi de, ne Tebriz şehrinin 'Geçil' denilen mezarlığında, ne  Hoy'da, ne Pakistan'ın Multon şehrindeydi. O adı geçen bu türbelerin hiç birinde değildi. Bunlar sadece çeşitli rivayetlerle süslenmiştir söylentilerdi.

Hepsi bu! 

O ki bir mana alemiydi, o ki ruhu nerde yol sürdüyse, o ayak izine bakanlar; 'Buradan Şems geçmiş' dediler.

Oysa o can cağınızın yanındaydı, yürek paresinin. 

Şems'in Konya'daki türbesi küçük, mütevazı, adeta yüreğin kapalı kapılar arkasında saklanmış bir yer...

Bu yer ki insanın yürek ülkesinde en süslü ve en giz bir yer.

Yüreğimdeki feryadı zapt edeyim derken, tırnaklarımı avuçlarıma öyle bir geçirmişim ki, yumruklarım kenetlenmiş; ben bir eşiğin ortasındayım, Arafında.

 

Sonra da Mevlana türbesindeyim. Mevlana'nın karşısında dondum kaldım.

Hiçbir şey hissetmedim! Bir süre karşısında durdum, sonra çıkış kapısına doğru gittim! Sonra tekrar giriş kapısına geldim, geldim ki yeni baştan gelmiş gibi olayım, olayımda aradığımı bulayım. Hem ben neyi arıyordum ki?

Bir baktım ki ben deli divane gibi birini arıyorum!

Hani bir şeyini kaybedersinde ararsın ya işte öyle.

Ben kimi arıyordum, aradım kimdi ki? Korktum da kendimden.

Sürüklendim ardından koşan benin, yetişemiyordum da kendime, zira çok gerideydim. Ruhum bedenimden ayrılmış, bedenim ruhuma yetişmeye çalışıyordu adeta.

Ever evet ben Mevlana'yı arıyordum.

 

Zaten ruhani bir duruşum var benim, iyice mecnuni bir hala büründüm.

Ne etten kemiktim, ne kemikten et. Ne candım, ne ten, ne vardım ne yok;

Bir balon köpüğüydüm ki, avuçlarımın arasında bir taraftan puf olup yok oluyorken, diğer yandan bir başka baloncuklar oluşturuveren...

Ne gözlerim gördüklerini yüreğime indiriyor, ne yüreğim duyduklarını gözlerimde resmediyordu.

Ne ben kendimdeydim, nede bir başkasında, bir ruhani gezgindim candan bezgin. Ruhum avare avare dolandı o sokaklarda;

Yollarda arardım, sokaklarda, kaldırım taşlarının sadece izinde değil, dilinde aradım, lisanında.

Ruhum bir garip firar da...

'Gel' dedim ruhuma; 'gel gayrı, gel de giyin şu bedenimi!

Gel ki tamım ol, parçada bırakma beni!'

'Gel' dedim; 'gel, gel benim nazlım edalım,

Gel ki tut elimi, gel ki yarımda bırakma beni.

Gel gel, benim kuhlarımın zümrüdü ankası, gel gayrı!'

Ben kime söylüyorum ki?

Ten bendeyse de, can çoktan gitmiş tenden, duymaz ki bu beni!

Kim bilir o hangi meyin sesinde saklı şimdi?

'Gel ey ruhum gel ki semaya gidelim, gel ki sen can ol, ben canan!'

Zar zor ruhum geldi cana, bedenimi giyindi de, geldim döndüm ben bana.

Ey nazlı can, o ki bu aşk sana da düşmüş, o vakit sende cansın, sende nazlı canımsın.

O ki deryada damla cana düşmüş, o vakit sende varımsın, tam narımsın.

O derya ki bu topraklar da, ondandı ki damlası her taneye düşmüş.

Herkeste bir damla nuru can, feryadı 'Sus'lara düşmüş.

O 'Sus'lar ki her dilde, çığlığı ise alemi berzaha düşmüş.

 

Semaya törenine girdiğimde Güllük gülistanlık havayı dışarıda bıraktım da, bir başka aleme geçtim.

Semazenler çıktı. Her biri bir adabı yazdı. İsteyen istediği gibi okudu.

Mevlana'nın dediği gibi, o ki can memesinden akan süttü de, kimi su içti, kimi süt. Semazenler üstündeki siyah hırkayı çıkardı;

Öyle ya siyah toprağın rengiydi, topraktan gelmişlerdi ya;

Toprak ise ilk ve son örtümüzdü...

Siyahlarının altında beyaz vardı, beyaz yeniden doğuşun rengiydi;

Kundağın rengi ve yine hakikate doğuşun rengiydi beyaz.

Fani dünyadan göçüşün adı ölümdü; ölüm rengi beyazdı, kefenin rengi beyaz; Kefenin niyeti kundak olmaktı ya, yeniden doğmak Hakk'a ve Hakikate doğurmaktı...

 

Hakk'tan alıp halka verişi böylesi bir nidayla bu kadar mı kalbi anlatılır?

Bu nasıl bir lisandır ki, sessiz görünse de, bir çığlıktır, bir bülbüldür ki yüreklerin dalına konan, konup ta gagasıyla yüreği dövüp dövüp dövmesini yapan...

Az evvel deli divane gibi aradığım Mevlana oradaydı, onu yüreğimde hissettim. Evet evet o semazenlerin üstünde, sağında, solunda, yanarlındaydı.

O oradaydı; yine bir manevi sıtma tuttu bedenimi, yine bir zemheri ayazı,

yine buz kesti kanımı.

Sadece sıcak bir cemre düştü gözlerime...

Boğazıma takılan neydi, neydi ki düğüm düğüm olan?

Neydi ki Alem-i Ervah'ı düğümlere düşündüren ve neydi ki düğümleri böylesine ilmekli çözen?

 

Şeb'u Aruz törenine girdiğimde ortalık güllük gülistanlıktı demiştim ya.

Gösteri bitti zannetmiştim, ne var ki dışarıya çıktığımda az evvel güllük gülistanlık olan o kara toprak beyaza bürünmüştü!

Demek ki sema sırası topraktaydı, ölümü anlatma sırası da;

Toprakta da üstündeki kara hırkasını çıkartmış, beyaz kefene bürünmüş gibiydi. Hem de bembeyaz, ağaçlar semaya durmuş bembeyaz!

Konya Hakk'a kavuşmuş gibi bembeyaz...

Bu kez toprağın semasını seyre durdum!

Semazenlerle aynı lisanı konuşuyordu toprak.

Ölüm perdesini açmıştı adeta, son perde diye bir şey yoktu bu gece.

Lapa lapa yağan karların altında arabaya bindim, bindik.

Meğer ölüm bu kez yolda bekliyor olacaktı beni, bizi.

Dürtecekti kolumuza; 'Beni ne kadar hissettiniz?' diyecekti.

Yüzleşmek isteyecek; yüzleşince de nasıl ayaklarımızın altına düştüğümüzü görecekti...

 

Bir anda araba devrildi devrilecek; ne durmasını bilir, nede düz gitmesini!

Bir yolun o başına kadar geniş bir zikzak çiziyor ölüm.

Aynı şekilde ikide tır; tamam artık gittik gidiyoruz! 

Demiştim ya; 'Bu kez ölüm bizi yolda da bekliyor olacak'

Belli ki tır'ın biri vuracak, yada devrilip gideceğiz.

 

Bütün eller semada; bu kez biz Havva kızları semadayız yani, ama o kadar sukut içinde değiliz tabi; ölüm dürtmüşte tene, ter gelmiş cana.

Bir garip telaştır ki biz gidiyoruz...

Ya daha yapacaklarımız ne olacak?

Ya bu yolculukta valizimizin ağırlığı ne olacak, gidecek miyiz yani?

Yada sakat mı kalacağız acaba?

Beyin bir düşünce fırtınasında; her şey olduk, sakat olduk, öldük, arkamızdan ağladılar vs!

Ölüm dedim ey ölüm bilirim cilve yaparsın; bu gece bu senin açtığın 'Sır'ın üçüncü perdesi;

Birinci PERDE semazenlerindi...

İkinci PERDE havanındı...

Üçüncü PERDE kara hırkasını çıkarıp, kardan semazenliğini giyen toprağın...

Dördüncü PERDE dürterek kendini hissettiren ölümün yani senin... 

Ey kar sen ki 'Su'sun, suyu kendi içinde saklı tutan...

Ey beyaz sen ki ana rahminden çıkıp dünyaya doğan bebeğin kundağının rengisin!

Sen ki dünyanın rahminden çıkıp Berzah Alemine giden kefenin rengisin! 

Ey beyaz esasında sen doğuşun ölümü, ölümünde doğuşusun.

Ama ölümsün işte acı tadından gayrı...

 

Bir günde dört mevsim ve dört elementin süzgecinden geçmek sıratına düşürdü bizi ölümün.

Bir baktık ki geçmişiz ölüm köprüsünden ama hala koltuklarımızda dik oturuşlar ve hala ensemizde gizlice tutan ölümün elleri;

'Ha gittik ha gideceğiz!'

Dürtüler ve mesajlar içinde bu perdede kapandı yine.

 

Hayatım boyunca bunu hep yaptım ben;

Hayatın sorularına, cevaplarını yine kendi yolunda aradım.

Hep derim ya; 'Kafanız da bir soru işareti oluşuyorsa, biliniz ki cevap birkaç adım ötededir' Yeter ki görün. Takdir sizin. Sevgilerimle. Dilek EJDER

 


2013-12-22