Zemherinin Kardeleni Sarıkamış
90 bin şehidin kahramanlıklarına şahit olan kardelenlerin ve Sarıkamış rüzgârlarının, Dilek EJDER'in kulağına fısıltıları.
Enver paşa 'Yürüyün!' demişti. Nereye mi? Düşmanın 0lmadığı, ayazın kemik kıran dağlarına doğru 'Yürüyün!' demişti.
Bilinmez meçhul bir savaşa 'Yürüyün yürüyün!' demişti.
Yürüyordu asker, Zemherinin Kardeleni Sarıkamış'a doğru yürüyordu.
Ayaz bakışlı Sarıkamış umut, Sarıkamış sıcak çorba, Sarıkamış yünlü hırka ve potin olacaktı, Mehmetçiğe! Mehmetçik yürüdüğü bu meçhul yolda çok iyi biliyordu ki, ayaz bakışlı Sarıkamış, bahar yürekli Sarıkamış olacaktı misafirlerine.
Ayazın ve açlığın karşısında çaresiz, vatan aşkıyla coşkulu ve umudun bastonuyla 'Ha gayret!' diyorlardı, 'Ha gayret' Vatan aşkı ile yüklendirdikleri, bu irade bastonlarının dahi, zaman zaman ayazın ve açlığın hele hele bu sorumsuzluğun örneği sarfiyata karşı yorgun olduğu ve askeri taşıyamadığı anlarda oluyordu elbet.

Asker Ahmet'in dudakları titriyordu. Komutanı sordu;
' Hayrola asker burnundan soluyorsun?'  'Üşüyorum komutanım!' diyerek öfkesini gizlemeye çalışıyordu asker.
Komutanı soruyordu; 
'Bu ayazın sıtması değil asker, öfkenin sıtması sendeki. Anlat bakalım!' 'Komutanım ben anama sevdalıma, bu vatana canımı seve seve vereceğimin yeminini ederek, bir bayram coşkusuyla, ancak zafer uğruna kellemi elime alıp da gelmiştim. Sevdalım Zeynep yünden bir atkı örmüştü elceğiziyle; 'Ben bu vatanın evladı olarak, savaşlara taburlarımın giysileriyle girmeliyim' diyerek, 'Savaş askerine sivil atkı yakışır mı?' demiş, Zeynep'imin atkısını kırılan gözlerine aldırmadan ellerine vermiştim.  'İyide asker yolunda gitmeyen nedir? Öfken neye, kimedir?' 'Öfkem, bırakın asker kıyafetlerini, üstümüzde sivil kıyafetlerinin bile olmayışınadır!

Öfkem, düşmanla savaşmak değil komutanım, aksine düşmanla savaşamadığımızadır!
Öfkem, Enver'in bunca askeri, aç susuz ve yarı yamalak giysiler içerisinde, düşmanla değil, bu acımasız doğayla savaştırmasınadır! 
Komutanım şöyle bir etrafınıza bakın bakalım! Tek bir düşman asker görüyor musunuz? Günlerce çektiğimiz çile, açlık, ayazlara karşı yaşam mücadelesi ve bitmek tükenmek bilmeyen bir yol ve bu yolda kâbus dolu, kar tipi fırtına..!
Bu savaşı acımasız doğayla değil de, düşman askerleriyle yapsaydık, inanın karşımızda tek bir düşman askeri dahi kalmayacaktı. Komutanım günlerdir bir savaştayız öyle değil mi?' 'Elbette asker!' 'Kiminle hangi düşman askeriyle savaşıyoruz komutanım?'

Sessiz kaldı komutan ve biraz düşünerek askere döndü;
 'Bak asker, savaşa gitmek, ölüme gitmek demek değil midir? Savaşta, mertçe ölüme gitmek, birkaç adım daha gitmek, en büyük kahramanlık değil midir?

'Elbette komutanım!'
'
Gideceğiz asker! Günlerdir ağzımızda çıkan tek umut olan Sarıkamış'a gideceğiz! Son nefesimize kadar tükensek de, umuda dayanıp gideceğiz! Gözyaşlarımızın yüreklerimizde saklı kalıp donmayan son damlasına kadar gideceğiz!
'Öylede komutanım, ben yüreğimde donan gözyaşlarımı mermi yapıp doğaya değil, namlumun acundaki mermiyi düşmana sıkarak; 'Allah-U-Ekber' diyerek, sevinç çığlıklarımı yükseltmek isterdim Allah-U-Ekber dağlarına!'
'Rahat ve huzurlu ol asker! Bizler bu yolda Sarıkamış'a varamasak da ve olurda tarihin dondurduğu an olarak kalsak da, bu dağlarda tarih sizlerin göstermiş olduğunuz kahramanlıklarınızın, sevinç çığlıklarını yükseltecektir tüm evrene!'
Tarih 'Sönmez' asker; bu biline, tarih 'Sönmez'; Bu topraklar aldığı sizleri katlarında saklayacak ve öyle bir tohum eyleyecek ki, bir yiğit çıkaracak bu toprakların içinden, bir aslan çıkacak. İşte o aslan destanımızı anlatacak tüm evrene; adı Bingür Sönmez olacak!
Tarih 'Sönmez' asker, tarih 'Sönmez!' Asker komutanına dönerek,  'Komutanım haklısınız galiba' diyerek, komutanın verdiği tüm mesajları kendisine irade bastonu yaparak, güçlükle yürümeye çalışıyordu.
Tüm Mehmetçiklerin sağ kolu olan asker Mehmet ise, tüm askerlere, ama ayak, ama kol, ama dayanabilecekleri bir omuz, yaslanabilecekleri bir dağ oluyordu; zira onun adı Mehmet'ti.
Tüm Mehmetçiklerin o gizli gücü ve kuvveti onun Mehmet adında saklı idi. Mehmet asker, yanından yorgun ve ayaz bir gıcırtıyla geçen Halil arkadaşını gördü. Halil kardan adam olmuştu sanki; karlar yağmıştı tüm bedenine, kırağılar düşmüştü yüreğine, pusu tutmuştu bıyıkları, buzdan salkım saçaklar asılıydı saçlarına! Donuk bakan gözlerine ayazlar vurmuş, gözlerinin rengini almıştı kar taneleri.
Halil çabaladıkça, ayazla bedeni gıcırdıyordu. Bu ne zalim bir savaş, bu ne zalim ölüm fermanıydı Mehmetçiklere; Enver baskısından ölüm davetiyesi çıkartılan! Egeli Halil yıkılmıştı bir çalının dibine.

Kar fırtınası giderek üstünü kapatıyor, karlara yenik düştükçe, tüfeğine daha bir sarılıyor, tüfeğini daha bir düşmana karşı karların üstüne çıkartmaya çalışıyordu.
Mehmet asker, Egeli Halil askeri konuşturarak ısıtmaya çalışıyordu! 'Sahi Halil senin çocuğun olacaktı, doğmuş mudur? 'Doğmuştur elbet!' deyip, tüfeğine yapışan ellerini çenesinin altına doğrultarak;  'Ben bu tüfeğin sadece vatan koktuğunu sanırdım. Bu tüfek evlatta kokuyormuş!
Çocuğum anasının sıcacık kundağında mıdır dersin? Şimdi üşüyor mudur dersin? Mehmet Halil'e;
'Halil, ana kundağı soğuk olur mu hiç; Ana, ana olana kadar 9 ay bir mücadeleden geçer ve sonra kundağı sıcak olur; zira ana olur!
Vatan, vatan olana kadar bin bir mücadeleden geçer, sonra yarının çocuklarına sıcak kundak olur; zira vatan olur.
Öyle değil mi Halil? Halil başını hafiften salladı ve sanki Mehmet'in bu sözleriyle kanına sıcaklık ve kahramanlığının namlusuna daha bir mermi gelmiş gibi oldu.
Halil, Mehmet askere yorgun ve bitkin bir ses tonuyla; 'Mehmet peki bu Sarıkamış'ın kundağı neden bu kadar soğuk?' 'Hayır Halil, kaldır başını şu Allah-U-Ekber dağlarına bir bak hele; bizler belki de yarın şu ayaz kokan dağların, bahar yüreklerinde birer kardelen olacağız. Sen kardelenin öyküsünü bilir misin Halil? Halil;  'Hayır' dedi
'Bilmiyorum!'
'Bak Halil insanın kolunu yanına düşüren şu ayaz dağlarda, karları delerek gün ışığına çıkan kardelenler var!

O kardelenler tüm doğaya inat, bir bahar ve bir sevda edasında, tüm kâinatı kendilerine hayran ederek, karların baharları oluyorlar; yarın, tarihin donduğu şu anı dahi, şu dağlara fısıldayacaklar biliyorum!

Sarıkamış bugün soğuk, fakat yarın tarihin alev yüreğiyle bağrı yanık bir türküsü olacak ve bizleri o alev yüreğinde barındıracak. Halil Mehmet askere;
'Mehmet gardaş, asırlar geçse de, Sarıkamış'ın alev yüreği ayaz vurmuş, pusu tutmuş bedenlerimizi çözebilecek mi?

Anamızın yorganı gibi ısıtacak mı yüreğimizi?
Hani taburda yanan sobalar gibi ısıtacak mı ellerimizi? Sefer taslarında anamızın sıcak çorbalarını sunacak mı?' diyerek güçlükle konuşan Halil'in buz tutmuş kirpiklerinin arasından yarı donmuş bir damla yaş süzüldü; yüzünü kapatan kar tanelerinin arasına. Mehmet Halil'in elini sıkarak;  'Evet' diyordu! 
'Bak Halil anam yılar önce vefat etti; biliyor musun bugün anam da burada biliyorum.
Ben bugün anamın nefesini duyuyorum ensemde.
O burada buralarda! Anam çok güzel tarhana yapardı ve anamın aşının kokusunu alıyorum! Kaldır başını Halil, Allahuekber dağlarına bi bak;
İşte o dağın en tepesinde analarımız sıcak çorbalarımızı yapmış bizleri bekliyorlar! Mehmet ve Halil'in arkasında yorgun argın gelen Ahmet, yarı heyecan içinde umudun sesi ile; 'Arkadaş yavuklum bana ördüğü atkıyı da getirmiş midir?
Mehmet asker, Ahmet askere çarnaçar dönerek; 'Ana yüreği tüm sevda atkılarını getirmiştir' diyordu!
Ahmet elerini yumruk yaparak ağzının buharında ısıtmaya çalışıyordu.
Bir süre sonra askerler artık ağızlarının buharında elerini ısıtamıyorlardı; ağızlarında bir ayaz daha beter soğuk üflüyordu ellerine.
Halil gözlerinden akan bir damla sıcak gözyaşını başparmağıyla alıp komutanın ellerine koyarak; 'Komutanım bu gözyaşım sana ve vatana son sıcaklığım, son damla kanım ve son mirasımdır. Ağladığım düşmanla değil, doğayla savaşımdır.
Tüm güçlü görünüşü altındaki komutan, heybetinin altındaki o çaresiz komutanı çıkararak, hıçkırıklarla ağlıyordu; 'Halil Asker ne yaptın, ne yaptın?' diyerek ellerini yumruk yapıp yüreğine yüreğine vuruyordu.
Halil ben bu yükü nasıl taşırım, nasıl? Bu gözyaşını senin huzurunda, Sarıkamış dağlarına ve kardelenlere emanet ediyorum; Sarıkamış nerdedir bilmeyenlere bırakıyorum ki, bir gün gelsinler de, vatan kokusu ve vatan türküsü ne demekmiş görsünler...'

Görsünler ki bu dağlarda kardeş kardeşe, yürek yüreğe, bilek bileğe tek hedef vatan, tek düşünce vatan için ölümün koynuna nasıl gidildiğini! Yarın belki düşünceler ayrılır, o düşünce, bu düşünce, şu düşünceler olmak üzere bölünür kardeşlik, ne yürek yüreği tanır, ne kardeş kardeşi, önce, makam ve koltuk derdi devreye girerde, vatan gözden çıkarılırsa, işte o vakit ellerimiz iki cihanda yakalarında olur. Bizim yaramızda kendi içimizde, saranımızda; ola ki yaramızı dışarıya sızdırır, vatanı koltuğa, dini mevkiye satanların yakasında olacak, bu tüfeklere yapışan ayaz ellerimiz.
 

'Komutanım biliyor musun biraz sonra sen ve diğerleri, yani hepimiz tek tek turnalar gibi düşeceğiz bu karların üstüne! Gün gelecek kalemler yazacak bizi ve okuyanların yürekleri üşüyecek.
Bu Allahekber dağlarına gelmek isteyenler bile üşüyeceklerinden gelmeyeceklerdir belki de. Komutan Halil Askere dönerek;  'Halil gelmek isteyenler yazında gelip bizlere şahit bu dağların fısıltılarını duyabileceklerdir. Halil; 'Kızım ve oğlumda gelecek mi?'
'Gelecek Halil asker, gelecek elbet!' Halil;  'Komutanım bu yola çıktığımızda, 'Yüreğimizde donmayan ve gözlerimizde akan son damla yaşa kadar Sarıkamış'a devam!' demiştik!
Az evvel son damla gözyaşımı vatan aşklarının yeşereceği kardelenlere miras bıraktım, galiba yüreğimde hala bir iki damla yaş donmadan kalabilmiş; kim bilir Allahın izniyle belki de bir kaç adım daha atabilirim, birkaç adım daha!'
'Hadi aslanım o halde birkaç adım daha, birkaç adım daha, Sarıkamış'a doğru, ha gayret. Halil, savaşta olduğun yerde ölmek değil, ölüme gidebildiğin kadar gitmek daha bir kahramanlık daha bir savaşa gitmek demektir!'
Halil Asker zoraki ayazın kilitlediği çenesini kıpırdatarak;
'Komutanım bir daha Sarıkamış der misin? Komutan 'Sarıkamış' diyordu! 'Sarıkamış, Sarıkamış, Sarıkamış!' 'Komutanım bir daha, bir daha 'Sarıkamış' diyin. Eyvah ağlayamıyoruz artık Sarıkamış ismine; demek ki yüreğimizde son damlaya kadar akmışız gözlerimizden ve son damlaya kadar vatan diyip potinsiz ayaklarımızla kırbaçlamışız yolları. Son bir adım daha atabilsem komutanım, son bir adım daha vatan için, son bir adım daha, Sarıkamış için, son bir adım daha!
Komutanım galiba beyaz ölüm Allah-U-Ekber'in dağarlının arkasından gözüktü!' 'Evet; Halil, Ahmetler, Mehmetler, o halde geldi ölüm. Hadi başınızı Allah-U-Ekber dağlarına kaldırıp, gözlerinizi Sarıkamış'a açarak, 'Her şey vatan için' diyip, kelimeyi şahadetinizi getirin aslanlarım! Hadi aslanlarım, beyaz ölüme, hadi aslanlarım'   'Komutanım vasiyetimiz var şu karlı dağlara!'
'Söyleyin askerler, vasiyetinizi söyleyin karlı dağlara!' dedi komutan. Bütün askerler can havliyle çırpınırken, 'Mehmet asker tüm Mehmetçikler adına vasiyetimizi bildirsin!' dediler; çünkü onun adı Mehmet; 'Mehmet tüm Mehmetçiklerin sözcüsü olsun!' dediler.

Mehmet asker tüm Mehmetlerin sesi yüreği olarak zoraki dağlara fısıldıyordu;
'Ey Sarıkamış dağları, ağzımızda her an Sarıkamış'ı sayıklayarak, son nefesimize kadar uçsuz bucaksız beyaz bir ölüme yürüdük. Yüreğimizde son damla gözyaşımızı mermi yapıp bir yandan ayazla, bir yandan tipi, boran, karlarla savaştık. Şahidimizsin değil mi dağlar.

Bu gün tarihin donduğu ve bir tarihinde başlayacağı an olacak. Bu destanı anlatacak tek şahidimiz sen ve baharın bizlerle birlikte karların üstüne çıkacak kardelenlerisiniz. Siz karlı dağlar bizleri vatan evlatlarına anlatın ki unutulmayalım. Biz ki, aç, çıplak, perişan askerler, unutulmayalım ki potinsiz ayaklarımız, buzdan kıyafetleri giymiş bedenlerimizle, vatanın bizleri unutmayan yüreklerinde hep sıcak kalarak ruhlarımızda şad olalım.
Dağlar uğultularıyla cevap veriyordu Mehmet'e; 'Ey askerler biz şahidiz, biz ki Sarıkamış dağlarıyız, biz ki ayaz olup ta, ayaz kundaklarla kefen olduk sizlere; eğer unutacak olursa vatan değer bilmezler sizleri, ayaz olup yüreklerine düşeriz.
Dağların ayaz fırtınası, eğilerek fısıldadı karın tipinin giderek üstlerini örten askerlerin kulağına; 'Siz neden gözlerinizi açarak teslim oldunuz?' Mehmet asker tüm askerlerin yüreği olarak yarı buçuk cevap veriyordu; 'Biz tarihin en çok acılarını çeken askerler, günlerdir görmek isteyip de göremediğimiz Sarıkamış'ı göremediğimiz için Sarıkamış hasretine gözlerimiz açık kaldı. Mehmet yağan karlara fısıldıyordu; 'Kapama gözlerimizi yağan karlar!

Ne kadar yağarsan yağ ama gözlerimizi kapama! Gözlerimizi yarınların bizleri unutmayacak olan tarihleri, bu günün Sarıkamış'ını, yarının Çanakkale'sini, Sakarya'sını, Yemen'ini hatırlayanlar, vatana ve Sarıkamış'a açık bıraktığımız gözlerimizi vefalarıyla kapatacaklardır...'
Ayaz dağlar Mehmet askerin kulağına vatan marşı sesiyle fısıldıyordu; 'Mehmet Asker şunu bilin ki, Sarıkamış artık hiç bu kadar soğuk ve ayaz olmayacaktır. Sarıkamış sizlere baba ocağı, bağrı sıcak ana olacaktır. Sarıkamış sizlere örtüsü kar, yüreği bahar sıcak kundak olacaktır!' Ses vermiyordu Mehmet asker! Sarıkamış dağları daha bir deli esiyor, daha bir deli uğulduyordu; Mehmet asker ve tüm askerlerin başını okşarcasına! Delirdi dağlar, gözü döndü, feryadı figana estirerek; 'Yaslayın başınızı ayaz kokan karlı bağrıma.
Benim söylediğim ninni verdiğim uyku çok tatlıdır. Uyku veren bebek kokar kundaklarım. Öyle bir ninni söyleyerek uyutacağım ki sizleri, asırlar bu ninniyi anlatacak, kardelenler bu ninninin duygusunda her ilkbahar dans ederek Allah-U-Ekber dağlarındaki sizlere sunacaklar beyaz renklerini.
Öyle ya, ölümün rengi de beyazdı, beyaz kefendi. Öyle ya, doğuşun rengi de beyazdı, beyaz kundaktı. Öyle ya, şehit için ölümle doğmak birbirinin aynısıydı, ha toprağın altı, ha üstü; aradaki tek perde toprak değil miydi? Toprak kalktı, perde çekildi.

Geriye sizden sadece beyaz kaldı, beyazı ise kardelenler aldı.
Siz vatan uğruna bu dağlarda konaklayacak olan askerlerin ağıtına; Dilek EJDER'LER  ZEMHERİNİN KARDELENİ SARIKAMIŞ diyecekler!'

Mehmet hafiften ayaz bedenini gıcırdatarak kımıldadı;
'Avutmuyorsun bizleri değil mi, kemik kıran ayazın sahibi dağlar? Sahi bu vatan unutmayacak mı bizleri? 'Unutmayacaklar asker, dedim ya ayazlara kış olsam da ben, ben artık Sarıkamış'ın yüreğine yaz, kışına bahar olacağım!
Yine söylüyorum eğer unutacaklarsa sizleri diyarlar, ben onların dağlarına yaz, gönüllerine kış olacağım! Ve unutmayın ki, ben, siz misafirlerimi sıcak bağrımda hep sıcak türkülerle beleyeceğim! Asker, sen 'Eledim, eledim' türküsünü bilir misin?'
'Bilmem karlı dağlar bilmem!'
'Asker bak ayazım fısıldıyor kulağıma; 'böyle bir türkü doğacak' diyor ve bu türkü bu dağlara çok yakışacak!' Mehmet'in gözünden bir yaş daha süzüldü, kırağı düşmüş yüzüne. Sordu dağlar; 'Asker niye ağlıyorsun?'  'Ağlamıyorum dağlar, dudaklarım titriyor sadece!
Anamı hatırladım! Gece üstümü örten anamın elerini gördüm şimdi! Hem anamın sıcak çorbası kokuyor, duyuyor musun dağlar.
Anam üşüdüğümü bildi işte, sıcak aş yapıyor Allah-U-Ekber tepesinde; o tepeye varınca anam kendi eleriyle içirecek sıcak çorbamı, örtecek üstümü vatan yorganıyla! Dağlar sahi diğer arkadaşların sesi soluğu neden kesildi, neden yoklar?'
'Asker onlar tıpkı kardelenler gibi tek tek karların üstüne düştüler; ben kar, tipi fırtınamla kapattım üstlerini! Bak hepsinin anası Allah-U-Ekber dağlarında bekliyor onları! Hem bak onların ruhu Allah-U-Ekber dağlarına vardı bile!
Onlar şimdi analarının ellerinden sıcak çorbalarını içiyorlar! Bak anan seni soruyor onlara, bak el salıyor sana anan!' 'Sahi Karlı dağlar anam nasıl ulaştı bu dağlara?' 'Asker analar her yolun bitiminde evlatlarını bekler; vatansa her yolun başında askerini bekler ve sonunda askerini anar ve hatırlar...

Ey asker ben ki asırlardır yüreği taş kesilmiş, ayazın karın fırtınanın tipi boranın anası ve babası olan hep ayazları uğuldayan dağlarım; ben ki ağlamak nedir bilmezdim; ne ettiniz asker ne etinizde bu koca dev Sarıkamış dağların yüreğine bir ateş, bir kor koydunuz?
Askerin ağzından çıkan son cümle; ' Sarıkamış' ve 'Kelime'yi şahadet!' Ve oda bir kardelen olarak düştü ölümün koynuna, sessiz ve usulca. 


Hiiişt bastığın her karış toprağa usulca bas; unutma ki altında binlerce kefensiz yatan var.
Vatana verdiğin her zerre zarardan sakın, unutma her avuç toprakta binlerce kefensiz yatanın hakkı var, kanı var. DİLEK EJDER

2014-01-03