Mihenk taşı olarak ekonomi
Kuyumcular eskiden altın paranın kalp olup olmadığını, üzerine düştüğünde sesinden anlayacakları bir ölçü taşını kullanırlardı. Adı "mihenk taşı" idi. Şimdi iş daha kolay; her şey ölçülü biçili. Pazar artık yerel veya ulusal değil, uluslararası. Emeğin, malın, paranın, teknolojinin fiyatı küresel düzeyde belirleniyor. Dolayısıyla ekonominin ve onun kanı denebilecek paranın değeri onların nasıl yönetildikleriyle, yani yönetimin kalitesi ve güvenilirliğiyle doğrudan ilgili.

İstikrarını yitiren bir ülkenin, parası da değer kaybediyor çünkü yönetimin inandırıcılığı onun arkasındaki en önemli güvence. Son zamanda dünya ekonomi basınında Türkiye üzerine yazılan şeyler öğretici veriler sunuyor. Özetliyorum:

Türk siyasetçileri iyi hatipler olabilir. Ama onların beğenilmesinin nedeni siyasal istikrar ile ekonomik büyümeyi birlikte götürmeleriydi. Son 11 yılda işbaşındaki hükümet, Türkiye'yi azgelişmiş bir ülke olmaktan bölgesel güç düzeyine yükseltme becerisi gösterdi. Bu başarı onu bölgesinde ve dünyada popüler hale getirdi. Büyüme, geniş kesimlere refah ve iş olanağı sağladı. Onları daha güçlü ve güvenli kıldı.

Ne var ki ekonomik büyüme ve onun sandıkta sağladığı memnuniyet, süreklilik gerektiriyor. Süreklilik de kurallarda ve uygulamada istikrar ve güvenilirlik demek. Son dönemde bu konuda büyük bir sarsıntı oldu.

Büyüme sınai sektörde katma değeri yüksek (teknolojisi içerde üretilmeyen) ara malların ithaliyle ve yabancı sermayenin katkısıyla sağlandı. Türk sanayii, 100 dolarlık ihracat yapabilmek için 62 dolarlık girdi ithal ediyor. Dolayısıyla cari açık artıyor ve borçlanma bağımlılığı sürüyor.

"Kırılganlık" denen bu durumun krizle sınanmaması lazım. Bir kez istikrarsızlık sarmalına girilirse saadet zinciri kırılıyor. Ulusal paranızın değeri düşüyor, ithal edilen teknolojinin ve alınan borcun fiyatı artıyor. Üretim ve dış satım düşüyor. Bu da içerde güvensizliğe ve işsizliğe neden oluyor.

Türkiye'nin önünde iki yol var

Ülkeyi yatırım için cazip hale getirmek için faizleri yükseltmek zorunluluğu doğuyor. Tam da bu sırada muhayyel bir "faiz lobisiyle" kavgaya tutuşmak pek isabetli değil. Çünkü ulusal paranın son haftalarda %30 değer kaybetmesinin, döviz kurunun fırlamasının sebebi dış etkenler değil, içerde yaşanan siyasal çekişmeler ve onların hukuk, idare ve ekonomide yarattığı belirsizlik. O belirsizlik ki döviz kuru artışını frenlemek için Merkez Bankası bir anda rezervlerinden 3 milyar dolar piyasaya sürmesine neden oluyor. Buna rağmen olumsuz gidişin önünü alınamıyor, güvensizlik sürüyor.

Güvensizliğin kaynağı siyasetin aşırı kutuplaşması, yürütmenin tüm gücü elinde toplamak için hukuku ve bürokrasiyi zorlaması. Biz içerden böyle görmesek de dünyanın ortak kanısı bu doğrultuda.

Kısa dönemde gelir kayıplarını telafi için hükümetin vergileri artırması olası. Yaklaşan üçlü seçim masraflı olacak. Ama hükümetin ülkeye gelmesi için çağrı yaptığı dış sermaye, yüksek/yükselen vergiler ve favoriler safında görülmeyen şirketlere uygulanan "beklenmedik" vergi cezalarının yarattığı tehdit karşısında hevesli davranacak mı?

TÜSİAD ve TUSKON gibi ülkenin 150 milyar doları bulan ihracatının çoğunu gerçekleştiren şirketlerin üst kuruluşlarının "sakıncalı" olarak damgalandığı, "ötekileştirilen" bir bankanın zora düşürülmesi için müşterilerinin paralarını çekmeleri için talimat verildiği bilgisi artık bir iç mesele değil. Tüm dünya biliyor ve o dünyanın parçası olduğumuz için onları da ilgilendiriyor.

Lafı uzatmadan; Türkiye'nin önünde iki yol var. 1- Hukukun üstünlüğü, demokrasi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi "sıkıntı veren" külfetlerden kurtulup, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bir otoriter, askercil, güdümlü ekonomileri olan bir ittifaka katılmak. 2- Türkiye'nin tüm tarihsel (siyasal ve kültürel) birikimden yararlanıp, Avrupa Birliği'nin temsil ettiği yüksek siyaset, hukuk ve kültürel normlarla kavgayı sonlandırıp onları içselleştirmek.

Artık bir an önce karar verip bu 100 yıllık belirsizlikten kurtulalım.

2014-01-30