Bu sayfadaki içerik, Adobe Flash Player'ın daha yeni bir sürümünü gerektiriyor.

Adobe Flash player Edinin


GÜNDEM POLİTİKA DÜNYA EKONOMİ SPOR 06 Temmuz 2014
Zehirli kan ve futbol
Bu 19 Ocak'ta Hrant'la ilgili yazmak istiyordum. Cinayetin ardından geçen 7 yılın sonunda zihnimde kalan bazı hatıralardan hareketle, onun siyasete ve ciddiyete ‘madik' atan tarafını yazmak üzere... Ama vazgeçtim.

Okuyucu tarafından ne denli paylaşılır bilemiyorum ama Türkiye'ye şu an hakim olan atmosferin böyle bir yazıyı anlamsız kıldığını düşünüyorum. Belki de söz konusu atmosfer beni ister istemez coşku ima eden bir Hrant yazısına yabancılaştırdığı için. Öte yandan Hrant'tan bugüne taşınacak ilginç bir metafora değinmeden olmaz. Hrant, Ermenilerin zihnindeki ‘kötücül Türk' imgesini Ermenilerin ‘damarlarındaki zehirli kan' olarak resmetmişti. Bugün etrafımıza baktığımızda muhafazakâr kesimin bir zehirli kan hezeyanı yaşadığını görüyoruz. Başbakan Hizmet Hareketi mensuplarının damarlarında, Hizmet Hareketi ise AKP taraftarlarının damarlarında birer ‘zehirli kan' olarak dolaşıyor. Eğer bu karşılıklı nefret gemlenemez, iktidarın cazibesi karşısında belirli bir tevazu her iki tarafa da hakim olmazsa, tarih bu yaşanan dönemi muhtemelen şöyle tanımlayacak: Kemalizm'in parantezi kapandığında İslami duyarlılığı taşıyan geniş kitleye ilk kez iktidar nasip oldu ve onlar bunu yüzlerine gözlerine bulaştırdılar... Olayın nasıl yaşandığı, kimin ‘suçlu' olduğu ikincil olacak. Geriye diğer Müslümanlarla bile birlikte yaşamayı beceremeyecek kadar kendi iktidar alanına düşkün bir kategorik İslami kimlik fotoğrafı kalacak.

Ancak bugün 19 Ocak ve ben bu konuyu meselenin sahiplerine bırakarak futbola gelmek istiyorum. 2005 yılında Melburn'da Hrant'la birlikte 15 dakika kadar oynamıştık. Bir penaltı icat edilmiş, tabii ki ona attırılmıştı... Günümüzün deyimiyle söylersek o penaltı oyunun içinde bir tür ‘yolsuzluktu' ama karşı takım itiraz etmedi. Ne de olsa bir dostluk maçı yapılıyor, misafirperverlik gösteriliyordu. Penaltıyı ise tabii ki hakem verdi. Niye derseniz, çünkü o da bir fırsat yaratıp Hrant'a penaltı attırmak, onun takımını kazandırmak istiyordu. Yani ‘tarafsız' değildi. Sonuçta zaten penaltı sonrası maçı da yarıda bıraktık. Hakemin tarafsız olmadığı bir durumda, gerçek anlamda futbol oynuyor olmadığımız belliydi.

Demokrasinin bir oyun olduğu sıkça söylenir. Gerçekten de demokrasi, spor takımlarını andıran siyasi partilerin birbirini yenmeye dayanan stratejileriyle futbola benziyor. Nasıl futbol tarafsız olmayan bir hakemle oynanmıyorsa, demokrasi de tarafsız olmayan bir yargıyla oynanmıyor. Öte yandan hakemlerin bağımsız olması, üzerlerinde hiçbir baskının olmaması lazım. Ama bu maçın adil yönetimini garanti etmiyor. Hakemin bağımsızlığı bir futbol maçının hakkıyla oynanması için gerekli ama yeterli değil. Hakemin tarafsız da olması gerek... Eğer bir hakem tarafsız davranmıyorsa, büyük ihtimalle ilk olayda kasıt olmadığını düşünebiliriz. Ama tarafgir tavrını sürdürürse hemen her zaman maç çığırından çıkar. Genellikle o hakem merkeze alınıp bir süre dinlendirilir ve sonrasında da söz konusu takımların maçına verilmez. Aksi halde Yüksek Hakem Kurulu'nu gayrimeşru konuma düşüren bir durum ortaya çıkar. Kısacası hakemin meşruiyeti yönettiği maçın takımlarına karşı tarafsız olabilmesine bağlıdır.

Durumu daha berrak bir biçimde kavramak üzere farz edelim ki bir maçta oyunculardan biri hakeme çaktırmadan eliyle gol atıyor ve sayı oluyor. Bu bir kural ihlali olmanın ötesinde ahlaksızlıktır da... Yani usulsüzlükten öte, bir yolsuzluk olarak tanımlanması gerekir. Eğer hakem durumu fark etseydi yolsuzluk ‘girişimi' olacaktı ve gol verilmediği gibi, oyuncu sahadan atılacak ve farzı muhal 3 maç ceza alacaktı. Ama takıma ceza verilmeyecek, oyun devam edecekti. Ancak olayı daha da genişleterek şöyle bir örnek de düşünebiliriz: Ya bir kulüp yöneticisi maçın sonucunu etkilemek üzere diğer takımdaki bazı oyuncuları satın almaya kalkarsa? Bu da bir yolsuzluktur ve ceza doğrudan takıma çıkar. Ama diğer takımlar etkilenmez, futbol devam eder.

Peki, bir oyuncu gole giderken hakem tarafından çelme takılarak düşürülürse? Hakeme ceza verilir, meslekten atılır... Ama ya diğer hakemler de söz konusu hakemi koruyan beyanlar verirler ve hatta Yüksek Hakem Kurulu da o hakemi korursa? O zaman sadece hakem değil, sistemin kendisi tarafsızlığını kaybetmiş demektir ve artık ortada futbol kalmaz. O nedenle futbolda oyuncu veya takımların yolsuzluğuyla hakemlik kurumunun tarafsızlığı eşit önemde değildir. Yolsuzluklar tarafsız ve bağımsız bir hakemlikle daima telafi edilebilir, ama tarafgir bir hakemlik müessesesinin telafisi yoktur. Çünkü geriye ‘oyun' kalmaz...


   
2014-01-19
YORUM YAP
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayına verilecektir. Uygun görülmeyen yorumlarınız yayınlanmayacaktır. Yasal zorunluluk olarak yorum yapan ziyaretçilerimizin IP bilgileri kayıt altına alınacaktır. Teşekkürler...

  Bu yazıya ilk yorumu yapmak ister misiniz?