Bu sayfadaki içerik, Adobe Flash Player'ın daha yeni bir sürümünü gerektiriyor.

Adobe Flash player Edinin


GÜNDEM POLİTİKA DÜNYA EKONOMİ SPOR 10 Kasım 2015
Ahmet GÜRBÜZ
Ahmet GÜRBÜZ kimdir?

Email: [email protected]
  YAZARIN SAYFASI
Siyasi ve dini ayrışmaların tarihi temelleri
Bugünkü siyasi ve dini ayrışmaların tarihi temelleri

Tarihin hiçbir döneminde bizim içine düştüğümüz düşünce bunalımının ve ayrılığının yaşandığından bahsedilemez. Aziz İslam'ın mensubu olduklarını iddia eden bugünün Müslümanları, hemen hiçbir konuda beraberce düşünememekte ve beraberce bir hedef belirleyip bir program çerçevesinde karar alıp yürüyememektedir.

175 yıl öncesine dayanan temel ayrışmaların kaynağı Tanzimat fermanının ilan edilmesi ile ayyuka çıkmış ve derinleşen ayrışmanın da bugünkü temelini oluşturmuştur. Ayrışmalar önce düşüncede, sonra ictimai hayatta karşılık bulmuş ve daha sonra siyasi ve dini temellerini oluşturmuştur. Tanzimat fermanı ilanına kadar ahalisinin kahır ekserisini Müslümanların oluşturduğu Osmanlı devleti bir İslam devleti olarak dönemin Müslümanları tarafından canları pahasına savunuluyor ve din devlet kaynaşmasının ictima-i hayatta huzurunu yaşıyorlardı.

Her ne kadar din-devlet kaynaşması Müslüman ahali tarafından benimseniyor, canı pahasına korunuyorsa da devletin batı karşısında sanayileşememesi ve sonucunda ekonomik ve askeri gerileyişi kimi çevreler tarafından eleştiriliyor ve devletin kendisini yenileyemeyişini dinle olan münasebetlerinde arıyorlardı. Din devlet kaynaşması eleştirilmeye başlanmış hatta kusurlu gibi gösterilerek devletin bu yükten kurtulması düşüncesi etkin çevreler tarafından siyasi bir baskıya dönüştürülmüştür. Devlet ricali tarafında da benimsenmeye başlayan bu akım dindar Müslüman ahalinin devlete olan bakışını zedelerken ileride yaşanacak ayrışmaların, kavgaların ve bütün anakaradan kopmaların zeminini oluşturmuştur. Bugün Türkiye özelinde yaşanan siyasi ve dini ayrışmaların en önemli kavşak noktalarından biriside hiç kuşku yok ki Tanzimat fermanı ve hemen sonrasındaki yaşanan siyasi süreçlerdir.

Peki, Tanzimat fermanı nın ilanı ve sonrasında ictima-i hayatta ne gibi değişikler olmuş, Tanzimat fermanının ilanı sonrasında toplum hafızasında ne gibi yaralar açılmış ve bunun sonucunda bu günümüzü dahi etkileyecek dini ve siyasi ayrışmalara, kavgalara nasıl sebep teşkil edebilmiştir? Unutulmamalı ki Tanzimat fermanı bir yanı ile sonuç diğer bir yanı ile de sebep olarak karşımıza çıkar. Zaten tarihin hemen her döneminde yaşanan derin kırılmalar eskinin bir sonucu olurken yeni olanında sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Devlet-i Ali Osmani tarihin kaydettiği en kudretli devletlerden birisidir. Bu kudretini de daima İslam dan aldığını ilan etmiş ve Müslüman ahalide İslam a olan inançlarının bir sonucu olarak Osmanlı nın bu muazzamlığı elde ettiğine inanmışlardır. Ne var ki 'İnanıyorsanız üstünsünüz' ayet-i mucibince bugünlere gelmiş olan Müslüman ahali uzun zamandır hasımları olan Kafir Batı karşısında hiçbir savaşı kazanamamış, devleti ve toplumu ilgilendiren hemen her bir hususta da geri kalmasını telifte zorlanmıştır. Aydınların kusuru adeta aziz İslam da arıyor oluşunu büyük bir üzüntü ile izliyor fakat durumun çözümüne ilişkin temelli bir çözümde sunamıyor oluşları ayrışmalarının zeminini oluşturuyor, çözüme ilişkin farklı farklı düşüncelerin kısırlığı da kavgaya neden oluyordu. Düşünce zemininde çözüme ilişkin ortaya konan fikirlerin kavgayla neticelenmesi aslında hem fikri ortaya koyanların hem de bu fikirlere bir umut diye tutunan halk kitlelerinin içinde bulunduğu soruna ve çözüme ilişkin yetersizliklerini de ele veriyordu.

Batının baş döndüren değişimi karşısında Treni kaçırmış bir adamın istasyonda ki telaşlı hali gibi, aydınlar ve halk aslında aynı telaşlı reflekslerle hareket ediyor ve bu telaşlı hal temelli ve stratejiden yoksun günübirlik tedbirle yol almaya neden oluyordu. Bir satratejiden yoksun olmak, bir yol haritası belirleyememek yada hedefin açık olmasına rağmen bir planlamadan yoksun olmak beraberinde karmaşayı artıran bir faktördü. Hemen her grubun amaç olarak ortaya koyduğu ortak bir hedef vardı belki ama, nasıl sorusuna cevap teşkil edecek bir program ve yol haritası yoktu. Yol haritası ve programı olmayan düşünce mensupları kuru bir kurtuluş reçetesinden bahsediyor bazen bu kulağa da hoş geliyordu. Lakin onlarında sele kapılıp giden insanlardan bir farkı yoktu. Ellerinde bir strateji ve bu stratejinin gerektirdiği yeni bir yapılanma olmadığı için teori halka çok sıcak gelirken ve taraftarı artırırken pratikten yoksun bu hareketler zamanla sosyal hayatın soğukluğu karşısında anlamını yitirmeye, umutları tüketmeye ve anlamsızlığa halkı iterken beraberinde büyük kavgalara neden olmaktan başka bir işe yaramıyorlardı. 

Batı ile Osmanlı devleti arasındaki gelişmişlik makasının arası öylesine açılmıştı ki hiçbir düşünce kurtuluş reçetesi olarak sunduğu planlamada batının içinde olmadığı bir yol haritası sunamıyordu. Batı artık Müslüman ahalinin düşüncesinde mutlak kurucu ve belirleyici bir özne durumuna yükselmiş bir anlamda yenilgide kabullenilmekte idi.

Tanzimat sonrası duruma hal çaresi arayan iki ana damardan bahsedebiliriz. Birincisi bugün siyasal anlamda karşılığını bulmuş sosyalist ve liberal çevreler diyebileceğimiz ve siyasette chp,bdp etrafında kümelenmiş insanlar. Bu taife Kurtuluşun mutlak anlamda batılı değerleri benimsemek ve içselleştirmekten geçtiğine inanmış ve iktidarı elde edince de bu halkı gerekirse zorla batılı değerleri benimsetmeyi tek çıkış olarak görmüş ve inanmıştır. Bu düşüncenin tarih içerisinde ki evrimle ve gelişimi başka bir araştırmanın konusudur ve bunu da hak etmektedir. Bu düşünce T.C ‘nin kurulmasında önemli roller üstlenmiş ve kendi inanışları doğrultusunda batı ile varoluşsal bir ilişkiye girmiş ve bunu halka dayatmıştır. İslam coğrafyasına sırtını dönmüş ve onlarla kurulacak ilişkinin yeniden modern hayattan kopmak anlamına gelecek etkileşimlerin olabileceği korkusu ile hareket etmiştir ve etmektedir.

Bugünkü siyasi tartışmaların merkezinde yer alan ikinci damar ise; Batının üstünlüğünü kabul eden, batının bilgi ve teknolojisi alınınca onlarla yeniden rekabete girişme imkanını bulacağını hatta batıya yeniden üstünlük kurulabileceğini savunan ikinci gelenektir.

Bu gelenek cumhuriyetin kurulması ve hemen sonrasında siyasi bir lince tabi tutulması karşısında önce varlığını korumak daha sonra eğitimli ve donanımlı gençler yetiştirerek devlet-din kaynaşmasını temin için eğitime yöneldi. Son iki yüzyıl içerisinde yaşanan tarihi tecrübeler sonunda ki bakış; her ne kadar devlet kendini dinden arındırmış olsada bu hareket devlete küsmedi ve devlete ilişkin düzelme umudunu yitirmedi. Bu devlet bizimdi ve ihya ya ihtiyaç vardı gibi meseleyi ale aldılar. İmanlı gençler bir taraftan yetişirken ve devlet kadrolarında görev alırken ikinci dünya savaşı sonrasında gelişen siyasi imkanlardan yararlanarak yeni bir uç verdi. Devletin yönetimine meşru daire içerisinde talip olup halka yeniden din-devlet kaynaşması vaadinde bulundu. Çok kısa zamanda devlet bu kadroların eliyle yönetilmeye başlandı. Devletin almış olduğu bütün tedbirlere ve kısıtlamalara rağmen bu damar başarılı olmuş ve devleti yönetir hale gelmişti.

Bütün bunlar olurken İran'da bir devrim yaşanmış, Afganistan cihadı ile de din-devlet ilişkilerinin ele alınış biçimi başka bir uç vererek dini ve siyasi temellerini oluşturmaya başlamıştır. Bu düşünce sistem içi mücadeleyi gayr-ı İslami görüp, Müslümanların ikiyüzyıl devlet ve toprak kayıpları karşısındaki tecrübelerinin devlete ilşkin bakışlarını tersyüz eden ve kendi içlerinde yeni tartışmalara ve ayrışmalara neden olacak siyasi ve dini kavgaları beslemeye başlayacaktır. Yazının hacmini artırmamak maksadı ile tarihin konusu haline gelmiş bir çok hadiseyi atlayıp meseleyi özet halinde sunmaya gayret ettik. Belkide konu başlıkları diyebileceğimiz ölçüde ele aldık.

İkinci damarda yer alan ve bugün Türkiye'nin yönetiminde vaziyet eden düşünce kendi içinde 3 uç vererek ve evrilerek yoluna devam etmektedir.

1. Uç : Bugün siyasette AKP'nin önünü çektiği siyasi düşünce; Hala İddialarının arkasında durmakta ve elinde bir projesi ve hedefi var. Batının bilim ve tekniğini alıp batının üstüne çıkmak hedefi. Bunun için belli bir yol kat edilmiş ve ortaya çıkan tablo batının kurulu düzenine tehdit olarak batı tarafından da algılanmıştır. Türkiye'nin bu parti ile İslam aleminde uyandırdığı etki batılı ülkeleri korkutmuş ve partinin siyasetten uzaklaşması adına ellerindeki bütün araçları kullanmalarına neden olmuştur ve olmaktadır. İslam birliği kavramı ilk defa Osmanlı sonrası yeniden olabilirlik ihtimaline kavuşmuş ve bu uğurda Türkiyenin attığı adımlar batı için önü alınması gereken bir tehdit olarak algılanmıştır. Türkiye'nin son yıllarda attığı uluslar arası adımlar ve Müslüman ülkelerle ilşkiler hem batıyı hemde Müslüman ülkelerde ki batı yandaşı idarecileri iyice ürkütmüştür. Türkiye tarihinde ilk defa 10,50 l, yıllarını planlama imkanına kavuşmuştur. Bu siyasi hareket ve batı şunu çok iyi bilmektedir ki, İslam aleminin desteğini bir birlik etrafında toparlayabilirse bu Müslümanların dünya sahnesine kurucu bir özne olarak çıkabileceği gerçeği. Bu gerçeği AKP'nin biliyor olması ve bu amaç için çalışıyor olması batılı ülkelerin aldığı önlemleri dahada sıklaştıracağı anlamına gelmektedir. Ellerindeki en büyük koz iddialarından vazgeçmiş fakat aynı düşüncede ve farklı alanda faaliyet gösteren diğer Müslüman gruplar olacağı gerçeği tarihin tekerrür edeceği endişesine sevk etmektedir. 2.   Uç: Bugün siyasi kavganın bir tarafı olan ve Cemaat diye bilinen hizmet hareketinin öncülük ettiği ve devlete imanlı gençler yetiştirerek dönüştürmek isteyenler. Bu hareketlerin yurtdışı angajmanları ve zaman içerisinde uğradıkları düşünce evrimi neticesinde batıya meydan okumanın gereksizliği üzerinde bir yere kaymış ve batı ile olan mücadelesini bırakmış gibi görünmektedir. Bence sosyologların ve tarihçilerin bugünkü cemaat-iktidar kavgasının arkasında yatan en temel düşünce kopuşunun olduğunu ve kavganın sebeplerini bu kopuş çerçevesinde ele almalarının doğru olacağına inanmaktayım. Bu sadece hizmet hareketi ile sınırlı bir durum değil onun paralelinde çalışma yapan diğer cemaatler içinde söz konusudur. Bu paralelde ki bütün cemaatler tarihten devraldıkları batı ile mücadele idealini yitirmişlerdir. Bu belki teori planında olmasa da pratikte böyledir. 3. Uç; Bir tepki hareketi olarak doğan bu grupların iddiası batıya hiç ihtiyaç duymadıkları ve batının hemen her bir şeyinin kötü olduğu İslamın içinde bugünün sorunlarını aşacak çözümler olduğunu savunan kesimlerdir. İctima-i hayatın hemen hiçbir alanında sınanmadıkları için sadece teori düzeyinde kalmaktadır. Bu düşünce etrafında birleşmiş fakat farklı gruplarla temsil edilen bu gruplar Tanzimat sonrası yaşanan travmatik bir karmaşa ile karşı karşıyadırlar. Nasıl sorusuna esaslı cevaplar üretmekte zorlanmaktadırlar. Günlük hayatta modern hayatın bütün araçlarını kullanarak itiraz ediyor oluşları açıklanmaya muhtaç bir konu olarak karşımızda durmaktadır.

   
2014-04-08
YORUM YAP
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayına verilecektir. Uygun görülmeyen yorumlarınız yayınlanmayacaktır. Yasal zorunluluk olarak yorum yapan ziyaretçilerimizin IP bilgileri kayıt altına alınacaktır. Teşekkürler...

  Bu yazıya ilk yorumu yapmak ister misiniz?



yazarın diğer yazıları