Bu sayfadaki içerik, Adobe Flash Player'ın daha yeni bir sürümünü gerektiriyor.

Adobe Flash player Edinin


GÜNDEM POLİTİKA DÜNYA EKONOMİ SPOR 09 Haziran 2014
Gülgün GÖKTAN
Gülgün GÖKTAN kimdir?
İstanbul doğumluyum. Özel Dost Koleji ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı ve İspanyol dili ve Edebiyatı bölümlerinde öğrenim gördüm. Köşe yazarlığı, editörlük ve aynı zamanda da TV programında sohbet programları yapıyorum. Dünya genelinde farklı kitlelerin, farklı inançlardan, farklı ideolojilerden insanların yaşadıkları sıkıntıların ve sorunların çözümlerine yönelik çeşitli çalışmalar yürütüyorum. Dünyadaki tüm farklılıkların ortak noktaları esas alınarak, zıtlıklar içerisinde dahi dostça bir anlayış geliştirilebileceğine inanıyorum. Güncel, sosyal ve siyasi konulardaki çeşitli sohbet programları, köşe yazıları, sesli makaleler ve radyo programlarıyla, fikirlerimi okuyucularla ve dinleyicilerle de paylaşıyorum.
Email: [email protected]
  YAZARIN SAYFASI
'Değer Yargıları' mı, 'Vicdanımızın Sesi' mi?
Kimi insanların, dünya hayatını, insanları, olayları değerlendirirken içerisine düştükleri büyük bir hata vardır: On yıllardır süregelen toplumsal kuralları, yanlış olduğunu bilseler de, körü körüne uygulayıp, sorgusuz sualsiz bunların peşinden sürüklenip gitmeleri. Ve zihinlerinde, vicdanlarında bir yerlerde bu sürüklenmenin yanlışlığını hissetseler de, bunu önemsemeyip ‘itibar edilen çoğunluk ne yapıyorsa, ne düşünüyorsa, onların da buna ayak uydurmaları'...

İşte toplumdaki ‘değer yargıları' adı verilen; ve yazılı bir kitapta olmamasına rağmen, tüm insanların sessiz bir dil ile öğrenip ezbere bildikleri bu değerler bütünü, bu insanların bütün hayatını yönlendirir.

Oysa bu ne kadar acı bir şeydir. Bir insanı özel yapan, kendine has özellikleri; aklı, değer yargıları, düşünceleri, zevkleri, teşhisleri, kanaatleridir. Bunların tamamını bir kenara koyup, hiç tanımadığınız insanların, neyi ölçü alarak düzenlendiğini bile bilmediğiniz kurallar bütününü hayatınıza hakim etmeniz, işte sizin bu ‘özel'liğinizi yok eder. Sizi müstakil bir insan olmaktan çıkarır, kalabalığa uymuş, onun adeta bir esiri haline gelmiş, belirsiz, niteliksiz, gölge bir varlık haline getirir.

Hepimiz bu anlatılan model ile ifade edilmek isteneni çok iyi biliriz. Çünkü hepimiz, çocukluğumuzdan itibaren bu sessiz kuralların yer aldığı soyut bir kitaba uymak üzere eğitilmişizdir. 'Sakın şunu yapma, sonra bak ne derler', 'sakın şöyle konuşma, yoksa neler söylerler' gibi hatırlatmalar ve yönlendirmelerin kaynağı, işte hep bu ‘Adı konmamış kurallar bütünü'dür.

Hayatlarının kontrolünü bu kuralların eline bırakmış olan insanlar, gün içerisinde hemen hiçbir şeyi kendi istedikleri şekilde yapamazlar. Bir ‘içlerinden gelen', ‘canlarının istediği şey' vardır; bir de ‘yapmaları gereken'. Ve işte bu hipnoz altında, her zaman tercihlerini ‘yapmaları gereken'den yana kullanırlar.

Bir yere gidecekleri zaman, sevdikleri beğendikleri bir kıyafeti değil, insanların beğeneceği giysileri giyerler. Bir restorana gittiklerinde, sevdikleri yiyeceklere göre değil; restoranın semtine, adına ve prestijine göre bir tercih yaparlar. Bir dönem başlayan Çin lokantası ve suşi çılgınlığı bunun en açık örneklerindendir. Bu tercihi yapan insanların çok çok büyük bir çoğunluğu bunu sevdiklerinden değil, ‘trend' adı verilen, insanların o dönemde ‘etkilendikleri bir tercih' haline gelmiş olmasından dolayı bu seçimi yaparlar. Birileri onlara 'Bugün ne yaptın?', 'Nerdeydin?', 'Nereye gittiniz?' gibi sorular sorduğunda, o önemli gördükleri restoranın adını verebilmek; 'Arkadaşlarla Çin lokantasına gittik, suşi yedik' gibi bir cevap verebilmek içindir.

Bu kimselerin hayatları daha bunun gibi pek çok örnekle doludur. Örneğin pek çok insan, kendisinden farklı bir tarz ya da görünümü olan yakınlarıyla, arkadaşlarının arasında görünmekten titizlikle kaçınır. Bu kişi annesi, babası, abisi, dedesi, ninesi de olsa, onlarla görünmenin onu küçük düşüreceğine; ve insanların 'Aa nasıl bir annesi varmış baksanıza!' diyerek onun hakkında olumsuz bir yargıya varacaklarını düşünür. Ve bu sebeple hayatındaki o çok önemli insanların dahi yanında olmalarını istemez. Bunun yerine belki onlar kadar çok değer vermediği, güvenmediği, kendisi için bir önemi olmayan; ama prestij açısından iyi bir etki bırakacağına inandığı yabancı insanlarla birlikte olmayı tercih eder.

Aynı şekilde, örneğin evlerinde bir dekorasyon yapılacaksa, rahat yaşayabilecekleri, konforlu malzemeleri değil, insanların etkileneceğini düşündükleri eşyaları alırlar. Sınav tercihlerini belirlerken ya da meslek seçimi yapacakları zaman da, gerçekten severek, zevk alarak ilgilenecekleri bir konuyu değil, o dönem toplumda en beğenilen meslek ne ise; hangisinin adı söylendiğinde insanlar daha çok etkileneceklerse o tercihi yaparlar. Bunu kendileri düşünemediğinde, ebeveynleri hemen devreye girerek durumu kontrol altına alır ve aynı bakış açısıyla hemen gereken yönlendirmeyi yaparlar.

Hayatlarının sonuna kadar birlikte yaşayacakları insanı seçerken de, yine toplumun aynı sessiz kurallarına tabi olurlar. Gerçekten kişiliğini, ahlakını, halini tavrını beğendikleri bir insanı değil; aileleri, meslektaşları karşısında sunum açısından daha etkili olabileceğini düşündükleri özelliklere sahip olan kişiyi tercih ederler. Örneğin biri, etkili bir kariyer sahibi, birkaç yabancı dil bilen, yurtdışında yüksek lisans yapmış, geniş çevresi olan, tanınmış bir aileye mensup bir insansa; ve diğeri de normal bir işyerinde çalışan, sıradan bir tahsili olan, daha orta halli bir semtte yaşayan, daha temiz ahlaklı, daha üstün karakterde bir insansa, hem kendi bakış açıları hem de çevrelerinin baskılarıyla, birinci seçenekte karar kılarlar.

İşte bu toplumsal kuralların insanların hayatındaki etkileri saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Küçük büyük demeden, hayatın her noktasında, tam bir kontrol sağlamıştır bu adsız kurallar bütünü.

Peki bunun sonucunda ne olur? İşte bu insanların her konuda her şeyi detay detay büyük bir titizlikle düşünürken, unuttukları en önemli kısım budur. Oysa ki böyle bir temele dayalı bir hayatın sonucu ne olabilir ki? Elbette ki ‘mutlak bir mutsuzluk'tur. ‘Mutlak bir tatminsizlik, hoşnutsuzluk hissi'...

‘Doğru olduğunu düşündükleri' şeyi bir kenara bırakıp, sadece ‘gerekeni yapmaları', bu insanların hayatına yalnızca hüsran getirir. Ve akıllarında bir yerlerde, hep o doğru olduğunu bildikleri şeyi yapmamış olmanın pişmanlığı, ona olan hasret ve özlem yatar. Vicdanlarında sürekli olarak 'Acaba öyle yapsaydım ne olurdu?' düşüncesinin getirdiği vicdan muhasebesi ve kıyaslama, ellerindekilerden de lezzet alamamalarına neden olur. Yanlarında, ‘istedikleri' yerine, ‘istemek zorunda oldukları'nın olması, başlı başına büyük bir azaptır. İçlerinden geldiği gibi yaşayamamak, hayatın asıl  güzelliklerinden mahrum kalmak, hep içlerinde bir ukdedir. Toplumun kendilerini böyle bir kısıtlanmışlığa sürüklediğini görmek, ama bundan geri dönememek; menfaatler uğruna bunlardan vazgeçmemek, işte bu insanların mutsuzluğunun ana sebebidir.

Kimisi bu durumun farkındadır kimisi ise düşünmeden bu hayatın içinde sürüklenip gitmektedir. Vicdanları elbette ki küçük büyük, her aşamada onları uyarmış, doğru olanı hissettirmiş, doğru tercihleri göstermiş; ama onlar dünya hayatının prestijini, onlara sağlayacağı menfaatleri, itibar ve imkanları, vicdanlarının sağlayacağı gerçek mutluluğa tercih etmişlerdir.

İşte vicdana sırt çevirmek böyle bir şeydir. İnsanlar bundan bir şey olmaz sanırlar. Ama olur. Mutlaka olur. Olmaması mümkün değildir. Çünkü vicdanın sesi, bizi yaratan Allah'ın kalbimize verdiği ilhamdır. Tamamen doğruluğun, gerçeğin ta kendisidir. O İlahi sese sırt çevirip de bir şey olmaması elbette ki mümkün değildir. Bunun mutlaka bir karşılığı olur. Ve işte mutsuzluk bunun sadece çok küçük bir kısmıdır.

Çünkü vicdanın sesine sırt çevirmek demek, Allah'ın dostluğundan yüz çevirmek demektir.

Halbuki bütün mutluluk Allah'ın kudretindedir. Onu ancak kime isterse ona verir. Ve Allah Kendisine dost olmayan bir insana mutluluğu vermeyecektir. Öyle vadetmiştir. Allah'tan ayrı bir güce sahip olduğunu sandığı insanların hoşnutluğunu, dünyanın tadını arayan bir insana Allah gerçek huzuru vermez.

Çünkü Allah mutlu olmanın yolunu ona, kalbinin içine ilham ettiği ses ile duyurmuştur. Vicdanı ona Allah'tan gelen bu bilgiyi vermiştir. İnsanın tek yapacağı, bu güzel rahmet dolu sese uymaktır. Ve bu da zaten, en sade en kolay olanıdır. Binlerce farklı ve çelişki dolu; anlamsız, faydasız kurala uymaktansa, insanın yapması gereken bu tek bir sese, dünyanın en temiz sesine uymaktır. Vicdana uymak...

Vicdanla hareket eden dünyanın da ahiretin de tüm bereketini alacaktır. Allah onu koruması altına alacak, her daim kollayacak, rahmet edecek ihsan edecektir. O insanın her yaptığı güzel olacak; her anı zevkli, neşeli, mutlu, sevinçli geçecektir. Her şey ona nimet olacak, her şey en güzeliyle yaşanacaktır.

O halde ‘toplumun değer yargıları mı' ‘vicdanın sesi mi' dendiğinde insanın yapacağı en akılcı tavır elbette vicdandan yana hareket etmektir.

Vicdanın sesine uyan için, dünyada ve ahirette, Canımız, Birtanemiz, Gerçek Aşkımız, Her şeyimiz, Güzeller Güzeli Rabbimiz'in sevgisi vardır. Ve hiçbir şeye değişilmeyecek en güzel nimet, en büyük mutluluk da zaten yalnızca budur...

https://twitter.com/GulgunGoktan

[email protected]

 



   
2014-05-29
YORUM YAP
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayına verilecektir. Uygun görülmeyen yorumlarınız yayınlanmayacaktır. Yasal zorunluluk olarak yorum yapan ziyaretçilerimizin IP bilgileri kayıt altına alınacaktır. Teşekkürler...

  YORUMLAR 1 sayfada toplam 1 yorum
Eyyüp
2014-06-01 11:47:02    ip: 85.104.250???
MaşaAllah çok doğru. Allah rızası için yazılmış çok güzel ve samimi bir yazı. İnşaAllah herkes istifade eder.
.......................................................................................................................................................................
1
yazarın diğer yazıları
- Kim Bu 'Kedicikler'?
- En acı çektiğimiz anlar...
- Sevgi İçin Senede Tek Bir Gün mü?
- Asya'nın Ülkesiz İnsanları: Rohingyalar