Bu sayfadaki içerik, Adobe Flash Player'ın daha yeni bir sürümünü gerektiriyor.

Adobe Flash player Edinin


GÜNDEM POLİTİKA DÜNYA EKONOMİ SPOR 15 Temmuz 2014
Fevzi GÜNENÇ
Fevzi GÜNENÇ kimdir?
1940 yılının şıra zamanında, 1 Eylül Dünya Barış Gününde Gaziantep’te doğmuşum. Öğretmenlik, metin yazarlığı, tiyatro oyunculuğu, gazetecilik, öykücülük yaptım. Sayısı 50’yi aşan sahne için çocuk oyunu, bir o kadar radyo oyunu, çocuk romanları, yüzlerce çocuk öyküsü, çocuk şiirleri yazdım. İlgi alanım çocuk edebiyatı. Ama toplumsal olaylara da duyarsız kalamadığım için sıklıkla köşe yazıları yazıyorum. Erişkinler için yazdığım edebi yapıtlarım da var. Bu bağlamda 1991 yılında Orhan Kemal Öykü Ödülü birinciliğini kazandım. Ödüller aldım bir yığın... Ulusal bir gazeteden Emekli oldum. İki çocuğum var. Ayıp olur öbürlerini saymazsam: kendileri için yazdıklarım da çocuklarım değil mi? Dünyanın dört bir bucağındaki sarı, kara, beyaz, kızıl derili olan kimileri kurşunlardan, bombalardan, kimileri açlıktan, susuzluktan, ilaçsızlıktan ölen düşlerinde bile gülemeyen, daha yaşamanın ne olduğunu anlamadan, ölen çocuklar öldüklerini bile bilemeyen çocuklar benim çocuklarım değil mi?
Email: [email protected]
  YAZARIN SAYFASI
Nerde o eski bağlar, üzümler
Şıra deyince ilkin akla elbette ki üzüm gelir. Bağbozumu sonrasında evlere taşınan üzümler, işlemden geçirilerek elde edilen Sonra üzüm suyu... Sonra bu sudan yapılan güzelim ürünler: Bastık, sucuk, tarhana vb. Şıra zamanlarının benim yaşamımda özel bir yeri vardır. Nüfus cüzdanımda doğum tarihim Eylül 1938 yazardı. Ne ayından eminim bu tarihin ne de yılından...

İlkokul birinci sınıfa devam ettiğim yıl bütün sınıf okumayı öğrenmişti. Bir tek ben öğrenememiştim. Öğretmenimiz, sıra arkadaşım Akyollu Öktkeş'i bana okuma öğretsin diye görevlendirmişti.

Ökkeş de pek acımasız bir arakadaştı canım. Okuyamıyorum diye az silmemesini yemedim.

Yaşıyor mu bilmiyorum. Rasatlaşsak her halde o sillelemerin öcünü almak isterim. Ama almam herhalde. Zira birine vurduğum zaman onun yüzü acıyorsa, benim de elimin acıyacağını bilirim.

Yıl sonunda bütün sınıf arkadaşlarım karnelerini sallayarak sevinç içinde evlerine yollanmıştı. Ben de onmları taklit ettim. Karnemi sallayarak sevinç gösteriisinde bulundum.

Okulumuz Eyüpoğlu'nda, Kastelbaşı çıkmazında Gazi Mustafa Kemal İlkokuluydu. Ben birinci sınıftayken Burhan Cahit amcam beşinci sınıfta okuyordu.

O yıl sınava gideceklerinden, kendileri karne almamışlardı. Karnesini sallayan çocuklara imrenerek bakıyordu. Ben de karnemi sallayarak sevinçe ona koştum.

Benim sevinçli halimi görünce o da sevindi. Karnemi alıp baktı. Bakmasıyla birlikte yüzü ekşidi.

'Niye seviniyorsun ki Fevzi' dedi. 'Sen sınıfta kalmışsın.' Sınıf geçmenin, sınıfta kalmanın ne olduğunu biliyor muyum ki?

***

Yıllar yılı medakımn oldu gerçek doğum yılımı, gerçek doğduğum ayı saptamak. En doğruu yarnıtı canım annem Zeliş Hatun'dan alacağımı biliyordum.

Sorularıma her seferinde: 'Ne bileyim oğlum, Büyük karın yağdığı kışın güzünde doğmuştun. Şıra zamanıydı...'

Şıra zamanını inceleyip bunun Eylül başı olduğuna karar verdim. 10 Eylül'ü sevmedim. Türkkiyem'de kara bir ihtilal olmuş. Yüzlerce, belki binlerce gencimiz devlet eliyle öldrülmüş ya da en azından zindanlarda çürütülmüştü..

Bugün hala hesabı sorulmiyor o cinayetlerin. O zaman 11 Eylül olsun doğum günün' dedim. Bu kez de karşıma Amerika'daki ikiz kulelerin vuruluşu çıktı. I-ıh, ben böyle bir yıldönümünde de kutlayamazdım doğumumu.

Baktım aynı ayın 1'i Dünya barış günü. 'Hah!' dedim kendi kendime. 'Ben doğsam doğsam ancak böyle bir günde doğmuş olabilirim.'

Böyle bir günde doğmamış olsam bile kendi doğumumu Dünya Barış Günüyle birlikte kutlamak hoş olacaktı. Böylece Özel kayıtlarıma geçti doğum günüm.

Bir de yıl yıl düzeltmesi var doğumumun. Kimliğimde 1940 yazıyor. Yaşımı küçük göstermek gibi bir merakım olmadığından, bunu saymıyorum. Zira yaşımı okula devam edebilmek için mahkeme karaarıyla değiştirtmiştim.

***

Bizim evimizde şıra zamanı ala-yı-vala ile kutlanırdı. Ninemin Batalhüyük'teki 60 tiyek bağının üzümleriyle, dayılarımın Sarıt köyünden at sırtında mahra mahra taşıdıkları üzümler, Sadık Çavuş Sokağındaki 18 numaralı evin bahçesine yığılırdı.

Üzümler ekşiyip bozulmasın, diye kümenin üzerine ak torak serpilirdi. Ardından bahçeynin uygun yerine çukur eşilir, çukurun üzerine büyücek bir mahsere kazanı yerlaştirilirdi.

Kazanın hemen yanıbaşına kurulan salın içi üzümle doldurulurdu. Bizim evin gençleri, komşu evin genç kızları şarkılar türküler söyleyerek ayaklarıyla üzümü ezerlerdi. Ezilen üzüm süzülerek mahsere kazanına akardı.

Fokur fokur kaynayan şıraya önce ceviz ve fıstık dizilerinden yapılmış sucuklar bir kaç kat batırılırdı.  Ah, çocuk olacaktınız da, o benzersiz sucukları, daha kurumadan çalıp çalıp yeme isteğiyle dolacaktınız.

Bugün ne o eski bağlar kaldı, ne o bağlarda yetişen güzel üzümler ne şıra zamanı ne de şıra zamanının ürünleri. Bin yıllık geleneği yerle bir edenlerin kendileri de yerle bir olsunlar. 



   
2014-07-12
YORUM YAP
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayına verilecektir. Uygun görülmeyen yorumlarınız yayınlanmayacaktır. Yasal zorunluluk olarak yorum yapan ziyaretçilerimizin IP bilgileri kayıt altına alınacaktır. Teşekkürler...

  Bu yazıya ilk yorumu yapmak ister misiniz?



yazarın diğer yazıları
- Yoğurt koydum mahmile
- Bacadan girenin yüzü
- Herkesi tanıyan adam
- O bir karga babacığım
- Çok Geceler Bekledim Belki Dönersin Diye...
- Uçup Gitmeyen Sesler de Var
- Kendin pişir...
- Yattı Kabak, Kalktı Karpuz
- Kolay Çarpma ve Yaşa Yaşa Meleğim
- Yoğurt Yalamaca ve Çuvalla Yürüme
- Orta Parmağımı Bul ve Kardan Adam