Bu sayfadaki içerik, Adobe Flash Player'ın daha yeni bir sürümünü gerektiriyor.

Adobe Flash player Edinin


GÜNDEM POLİTİKA DÜNYA EKONOMİ SPOR 19 Kasım 2015
Dilek EJDER
Dilek EJDER kimdir?
ARAŞTIRMACI YAZAR, AFORİZMACI, BESTECİ VE ŞAİR; Zemherinin Kardeleni Sarıkamış'ta doğdu Ejderin Kızı; O tam bir sentez avcısı olduğu için Türkiye'nin hemen hemen her tarafını kaçış karış gezdi ve gördüğü tüm memleket tablolarını yüreğinin duvarlarına astı ve belleğine kazıdı. Altmışa yakın yazar ve şairler derneğine üye olup, birkaç yazar ve şair derneklerinin yöneticiliğini de yapan yazar çeşitli faaliyetlerde ve sosyal aktiviteler de hep başarı göstermeye çalıştı. Uluslararası analiz yolculuğu ise Amerika, Almanya, Dubai, Fransa gibi yerlerde soluk almıştır. 5 yaşında kalemiyle tanışan yazar, sonradan yazar olmak için değil, edebiyatın mutfağından geldiği için pişirmiştir kendisini. Sadece Kral değil ona göre bütün halk çıplaktır bazen ve Krala çıplak olduğunu haykıran o çocuk gibidir her daim. Eserleri; Zemherinin Kardeleni Sarıkamış. Şehitlerin Ölmedi ki Türkiyem. Töre Esaretinde Aşk. Doğuda Kız Türkiye de Kadın Olmak. Ah Gülizar. Vee Büyü Aşk Ve Sırr-ı Alem..
  YAZARIN SAYFASI
Dünya Koridorunda Özgecanlar Mezarlığı
Sözün bittiği yerde, hangi barışık alfabeyle cümleler kurup öfkemi haykıracağım bilemiyorum... Harfler firarda, sözler firarda, cümleler "Sus"lara mülteci ama tüm öfkeler sağanaklarda... Ne yazık ki yollar ıslak, caddeler ıslak, kadının aldığı yara her zaman hicran ve ıslak...

Evet, kalemimin oltasına takılan öfke bugünkü Özgecan cinayeti ama ben dünkü Özgecanları hatırlatmadan edemeyeceğim elbet... Neden mi? Şöyle bir başını geriye çevir de gör bak; kadınlar mezarlığında yatan ve yaşarken ölenlerin mezarlığında her gün bir değil binlerce kez ölen tüm Özgecanlara... Dün ne kadar "Sus" olduğumuzu göreceksin... O zaman nerdeydin, sesin nerdeydi, tepkin nerdeydi? Söyleyeyim hemen; o zaman medya parmak şaklatmamış, düğmeye basmamıştı... Öyle değil mi? İşte televizyon kültürü ve medya düdüğü bu kadar hakim bizde; o, ne derse o... Dün nerdeydiniz, dün neredeydik? Ama şunu söyleyeyim ki dünkü Özgecanlara "Sus" kalışımız ne kadar üzücüyse, neyse ki  bugün Özgecan'a "Çığlığımız" bir o kadar sevindirici... Hele şükür... Keşke diyorum, dünde bu kadar duyarlı olabilseydik; bugün bir Özgecan daha yok olmayacak ve Özgecanlar mezarlığına gömülmeyecekti...

Şimdi herkesi, kendi sorgulama kürsüsüne ve empati garına davet ediyorum;

Sizin bir Özgecanınız oldu mu hiç? Yada Özgecan sizin evladınız, ananız, bacınız oldu mu hiç?  Olmadıysa gözünüzü kapatın ve sadece beş dakika empati kurun...

Yoksa sen hiç empatide mi kurmadın hiç?

Şimdi cevabım tüm canilere;

Ey cani, sen bir kadını insan değil de, bir et parçacı olarak gördüysen senin zihninde bir değil binlerce Özgecan'ın oldu demı! Demı hiç oğlu hiç! Hiç oğlu hiç diyorum; Neden? Çünkü hiç olan hiç, çocuğunu hiç yetiştirir... Suçların temelinde, örülen duvarların taşında, yetiştirme biçiminin harçı, çakılı var... Genel olmasa da bu böyle... 

Ey kadını et parçası gibi gören hiç oğlu hiç, şunu bil ki kadın erkeğe güzel görünmek için giyinip bezenmez; kadın güzel giyiniyorsa kendisine saygısı olduğundan, topluma saygısı olduğundan, çevresine eşine dostuna adına konumuna saygısı olduğundan giyinir süslenir ama hiç olan zihniyetler kadının kendileri için giyindiğini bezendiğini düşünür... Yada kadın mini etekliyse hiç zihniyetine göre orta malıdır ve hiç zihniyeti kendisine pay çıkartır...

Kendini önemseyen hiç zihniyeti, şunu bil ki sen kadının gözünde bir hiçsin hiç...

Kadının şık giyinişini kendine mal eden, dekoltesini kendine pay hakkı gören zihniyetler her zaman Özgecanları yakmaya meyilli adaylardır... Bu böyle biline... İşte bu düşüncenin nakaratıdır bu acı sonlar ve bu acı çığlıklar...

Şimdi gel gelelim adı konulmamış tecavüzlere, ortada olan cenazelere, yaşarken ölenlerin cesetlerine yani kadınların toplu mezarlığına... Yada hiç gelmeyelim mi; malüm o yollara bir uğrarsak ne yol biter, ne kadın romanlarının sayfaları... İyisi mi biz kısadan hatırlatmalardan geçelim...

Güneydoğu ve Doğuda 13 yaşında evlendirilen kızların gerdek gecelerinin adı ne soruyorum? Tecavüz değil mi? Ölüm değil mi?

Kızlarını zorla koca vermenin adı satış, başlık parasının adı pazarlık parası değil mi? Bunun adı her yönüyle o kızın hakkına, hukuk'una, hayallerine, umutlarına, ruhuna, gururuna, yaşam hakkına, her şeyden evvel insanlık onuruna tecavüz değil mi?  

Peki koca dayağından sonra, daha gözünün yaşı yüzünde kurumadan istemeye isteme ye dayakçı kocaya kadınlık yapmanın adı tecavüz değil mi?

Erkek çocuklarına tecavüz ederek onları bir ömür boyu ruhi bunalıma sokup bir yandan da alıştırarak o yola itmenin adı ölüm değil mi? Ha ölüm değil mi...

Kız çocuklarını lanetli gibi görüp onları erkek gibi yetiştiren yada onları erkek gibi görmek isteyen bazı ana ve babaların evlatlarını istediği resme sokmanın adı aslolan resme tecavüz değil mi? 

Ülkemizin bir çok yerinde bazı kızlarımız var ki algı sistemi yerleşikliği ile eşitliği bile erkeğin hal ve tavrında olduğunu sanarak, kendi pembe kimliğini gizleyeyip mavi kimliklere bürünmekle eşit olduğunu sanmak; bunun adı yaradılış kimliklerine tecavüz değil mi?

Bunları neden mi yazdım?

Neden olacak; bugün Özgecan resmine bakıp bekli farkında olmadan bizimde Özgecanlarımız olmuştur! Öyle değil mi? İşte tamda bunu görmek ve gösterebilmek içindi bu hatırlatmalar....

Belki empati kurup bu benim evladım olabilirdi diyemedik ama kim bilir belki bir çok Özgecan yarattık... Gördünüz mü  meğer kendi tuvalimizde şekillendirdiğimiz ne çok Özgecanlarımız varmış bizim...

Belki bu Özgecan kızınızdı; zorla verdiniz kocaya...

Belki bu Özgecan kardeşinizdi; berdel ettiniz kendi alacağınız kıza...

Belki bu Özgecan sevmişti içinizden birini; kurban verdiniz töre cinayetine...

Belki bu Özgecan ananızdı, belki bacınızdı, belki yavuklunuzdu...

Belki... Bel ki... Bel ki...

Ama bu Özgecanlar hemen yanı başımız da çığlık atan ama sesini yani sessiz çığlıklarını sağır kulaklara duyuramayan kadınlardı... Şimdiyse o kadınlar Özgecanlar mezarlığında yatıyorlar... Gördünüz mü meğer ne çok Özgecanlarmız varmış bizim... Ah Kadının Kaderi Ah!

Doğuda Kız Türkiye de Kadın Olmak Adlı Ah Gülizar Romanını kaleme aldığımda istedim ki kadına hayat yolculuğunda yol haritası olabilecek bir armağanım olsun. Olsun ki sağır kulaklar duysun kadının sessiz çığlıklarını. Duysun ki kadınlar artık dünya koridoruna rahat çıkabilsin... Ah Gülizar'ı kaleme aldığımda kadının hayat koridorunda binlerce oda karşıma çıktı ve o kapıları alalayıp başımı uzattığım her odada kadının ortak kaderinin gözyaşları ve acı çığlıklarını işledim sayfalara ancak bu romanın sesi çığlık olmadıysa kabahat kimde acaba? Kapı kapı dolaşıp ana haber bültenlerine ve  tv programlarına konuk olmak istiyorum diyemeyen, "Bulurlarsa onlar beni bulsunlar" diyen bendemi? Yoksa harbiden mesleğinin pir'i olan gazetecilerin yada programcıların bu romanı farkında olmaları gerektiği halde farkında olmamaları mıydı?  Yada parayı veren düdüğü çalar misali, parayı basan reklamı oynatır; ve biliyoruz ki reklam hangi kitaba ışık tutarsa; ışık odur, gün odur, gündem odur... Ondandır ki reklamı olmayan kalemimde mi suç bilemiyorum... Şimdi görüyorum ki kadına yönelik tüm saldırılara sözlerimi bitirmiş durumdayım, hem de Doğudan Batıya...

Ama hala görüyorum ki ülkemizde tecavüze uğrayan kız ve erkek çocuklarının, genç kızların, yaşlı ninelerin, anaların bacıların, hatta hayvanların cesetlerini vagonlarına alan o tren hiç yavaşlamadı neyse ki bugün medyanın bastığı düğmeyle duyduk ki o tren yine öylesine acı acı çalarak geçti ki yanı başımızdan... Bu kez bu sesi duydu tüm ahali... Ama bu tren bugün değil dünlerden gelme bir trendi, öyle ki vagonları dolu Özgecanlardı, savunmasız küçük canlardı... Dedim ya bu kez bu sesi duydu tüm ahali, makinist düdüğü öyle bir çaldı ki, bir acı zılgıt koptu yüreklerde ama biz bunu çok geç fark ettik; arkasından bakıp; "Buradan kadınların ortak kaderinde ölen öldürülen kadınlar ve savunmasız çocuklar geçmiş" dedik...  Yanımızdan geçen trenin canımdan Özgecanlar, savunmasız çocuklar küs baktı gözlerimize; kırgınlardı, mahcuplardı; hepsinin yüzünde bir perde, ellerinde kendilerini kurban edenlerin kefenden biçilmiş pankartları...  Utanıyorlardı üstelik. Sanki o kara leke onlarınmış gibi...  Biz üzüldük, biz ağladık ama kadınlar mezarlığında Özgecanların ve savunmasız çocukların fısıltısı tokadını duyduk kulaklarımızda... "Ama Biz Hala Utanıyoruz" dediler. Çünkü onların pankartları kefen bezleriydi, pankartlarında yazılanlar ise; "İĞDAM İSTİYORUZ İĞDAM" idi. Artık o pankartlar Özgecanların kefenlerinde değil, iğdamın ellerinde olmalı...

Not: lütfen bu acı olayların öfkesiyle tüm erkekleri aynı kefeye koymayalım... Unutmayalım ki öyle erkek var ki baba gibi baba, kardeş gibi kardeştir... Öyle erkek de var ki selam bile verme; selamına kolunu bile kesebilecek canidir, hiçtir...  

Sevgilerimle...
 



   
2015-02-20
YORUM YAP
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayına verilecektir. Uygun görülmeyen yorumlarınız yayınlanmayacaktır. Yasal zorunluluk olarak yorum yapan ziyaretçilerimizin IP bilgileri kayıt altına alınacaktır. Teşekkürler...

  Bu yazıya ilk yorumu yapmak ister misiniz?



yazarın diğer yazıları
- Ömür Durağı Yılbaşı
- Şeb-i Arus'ta Ölüm Dört Perde
- Konya'dayım...
- Evvela Kendimi Buldum
- 43 Batıl İnanç
- Öyle bir gitmelisin ki...