Bu sayfadaki içerik, Adobe Flash Player'ın daha yeni bir sürümünü gerektiriyor.

Adobe Flash player Edinin


GÜNDEM POLİTİKA DÜNYA EKONOMİ SPOR 04 Temmuz 2016
Mahmut ALINAK
Mahmut ALINAK kimdir?

Email: [email protected]
  YAZARIN SAYFASI
Pişmanlık
PİŞMANLIK ROMANINDAN BABALAR GÜNÜNDE BABASI YAŞAYANLARA HEDİYE  

Bu roman babası yaşayanlar içindir, babası ölenler için gecikmiş bir romandır.

 PİŞMANLIK

   Baba, can baba, bin yıl gibi gelen kor bir hasretten sonra seni ansızın karşımda gördüğüm o mutlu ilkbahar sabahı dedemin kayısı bahçesi masalsı bir günün sarhoşluğu içindeydi. Sabah güneşinin huzur saçan ışıklarıyla donanmış olan çiçekli bahçemiz gökten dereler dolusu yıldız yağmış gibi parıl parıl parlıyordu. Serin bir yelle okşanan renk renk giysiler içindeki çiçekler koro halinde şarkı söylüyorlardı.

  Bahçeyi Beyaz gelinlikleri içinde cennetten çıkmış huriler gibi süsleyen çiçeklenmiş kayısı ağaçları insanı sendeleten endamlarıyla etrafa nefes kesen bir güzellik yayıyorlardı. Derede gümüşi alevleri göz kamaştırarak mırıl mırıl akan çayın kenarındaki uzun kış uykusundan uyanmış meyve ağaçları, dallarında kaynaşan körpe yaprakları bir anne şefkatiyle emziriyorlardı. Köpürmüş yeşil dalgalar halinde göğün zirvesine tırmanan kavak ağaçları arasında bir aşağı bir yukarı kanat çırpan saksağanlar, kargalar, serçeler ve sığırcıkların neşeli çığlıkları, göz alabildiğine uzayan çayırlar ve yosunlu taşlar arasında kıvrılarak akıp giden derenin mutlu şarkılarına tatlı bir armoni ile karışıyor, büyüleyici bir orkestraya dönüşüyordu.

  Ben saadet perisinin kanatlarında çılgınca bir sevinçle göklere kanat çırpıyordum. Mutluluktan ölecek gibiydim, çünkü ümitsiz, çaresiz bir özlemle yanıp tutuştuğum seni, babamı görmüştüm.  

  Sen dedemin bahardan kışa kadar gece ve gündüz tüm vaktini geçirdiği bahçedeki kulübesinin önünde çimenliğe uzanmış, derin bir sükûnetle uyuyordun.  Üstünde o gri kumaş takımın vardı, sol tarafına yatmış bir halde dizlerini hafifçe karnına çekmiştin. Nedense seni hep o gri takımınla hayal ederdim. Bir elin başının altında -ah o güzel kar beyazı ellerin- diğer elin ise meltemin serin nefesiyle ürperen çiçekli otları okşamak istercesine öne doğru uzanmıştı. Sakinlik yayan yüzünde güneşin altın buseleri ışıldıyordu.

  Kıyamadım seni uyandırmaya. Parmaklarımın ucunda bir gölge sessizliğiyle gelip seni derin bir aşkla seyrettim ve senin varlığını deli bir hasretle ruhuma içirdim. Kızgın güneşin alev alev yaktığı bir çölde susuzluktan kavrulmuş gibi susamıştım sana. Seni öyle binlerce yıl seyredebilirdim. O an hiç bitmesin, sonsuza kadar sürsün istiyordum. 

 Böyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum, arkamda bir hışırtı duydum, başımı çevirip omzumun üstünden bakınca senin çocukluk arkadaşın Destan Amcayla göz göze geldim. Sen köyde bir kalabalığa girdiğinde bütün başlar saygılı bir eda ile sana dönüp herkesin söz ve hareketlerine bir çeki düzen gelirken, seninle bazen aşırıya bile kaçan şakalar yapan o Destan amca.

  Destan amcanın yüzüne çirkin, itici ve tahammül edilmez bir gülümseme yapışmıştı. "Şirali senin baban öldü, Hesen öldü," dedi bana. Dehşetle irkildim, kelimelerle anlatılmaz bir ıstırapla senin yattığın çimenliğe baktım. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oldum, sen yoktun, saniyeler önce yattığın yerde bir tabut duruyordu! Nemli toprağı buram buram tüten taze bir mezar kazılmıştı tabutun yanında. Bana yıldırım çarpmış gibi keskin bir çığlıkla uludum.

  Ben yerde çığlık çığlığa dövünürken, Destan Amca kasıklarını tutmuş, katıla katıla gülüyordu. Şaşkındım, neden güldüğüne bir anlam veremiyordum. Ona kızmam gerekirken kızamıyordum, ıstırabım düşünme gücümü esir almıştı. 

  Destan Amca salyalı ağzını ve gülmekten yaşaran gözlerini silerken, "Şirali,"dedi, "Babanın yeniden hayata dönmesini ister misin?" Destan amcanın bu sözüyle içimde kükreyen karanlığın derinliklerinde bir ümit kıvılcımı çaktı. Gidip önünde diz çöktüm, boynumu bükerek, "Yalvarırım Destan Amca, yalvarırım bir şeyler yap,"diye bir dilenci gibi acıklı acıklı yakardım.

  "Ama bir şartım var!"dedi Destan Amca. O sevecen, şakacı ve altın sözlü adam gitmiş, yerine vicdanı taşlaşmış, gaddar, düşman bir adam gelmişti. İnsanın boynuna dolanan bir yılandan daha irkilticiydi. Sesi yabancı ve otoriterdi. Alaycı bir kahkaha savurarak, "İyi düşün ona göre karar ver. Yoksa dönüşü olmayan bir yola girmiş olacaksın,"diye devam etti. 

  Kendimle ilgili tüm kaygı ve tasalar silinip gitmiş, kaya gibi bir tereddütsüzlük ve hesapsızlık çemberiyle sarılmıştım. Delicesine özlediğim senin hayata dönmen için yapamayacağım hiçbir şey, göze alamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Kanım damarlarımda yatağını zorlayan hırçın bir sel gibi coşarak akıyordu. "Tamam, şartın neyse kabul,"dedim kaygılı bir heyecanla. "Baban ölüm uykusundan uyanınca, onun yerine sen öleceksin. Bu tabut boş kalmayacak, ya sen, ya baban; hemen kararını ver!"dedi.

  Dünyalar benim olmuştu. "Evet, "dedim tarifsiz bir sevinçle. "Bin defa evet, babamın yerine seve seve ölürüm." Sözüm daha yeni bitmişti ki, anlık bir tereddütle duraksayıp, ya seni görmeden ölürsem diye tasalı bit düşünceyle ürperdim. Zamanla yarışarak hızlı düşünmem ve karar vermem gerekiyordu. "Ama benim de bir şartım var,"diye sözlerimi kesin bir kararla sürdürdüm.

  Destan amcanın çatılan kaşları kızgınlıkla yukarı kalktı, dudaklarında öfkeli bir seğirmeyle, "Şartın mı var, ne şartı?"diye çıkıştı. "Ölmeden önce son üç saatimi babamla birlikte geçirmek istiyorum,"dedim.

  Destan amca o esmer iri işaret parmağını birkaç günlük ağarmış sakallı çenesinde gezdirdi, kahverengi gözlerini bıçak sertliğindeki bir bakışla önündeki boşluğa dikerek birkaç saniye düşündü. O düşünürken, ya isteğimi kabul etmezse diye, içimde kopan fırtınanın uğultusunu kulaklarımda duyarak vereceği cevabı azap içinde bekledim.

  Boşluğa kilitlenen kısık bakışları kararsızca bana döndü, içimden geçenleri okumak istercesine gözleri gözlerime perçinlendi. Gözlerindeki alev içime akarak beni cayır cayır yakıyordu. Rüzgârın dövdüğü bir kâğıt parçası gibi tir tir titremeye başladım; ayağına kapanarak, "Destan amca lütfen, yalvarırım, sadece üç saat,"diye acıyla inledim. Başı koparılmış bir serçe yavrusu gibi yerde çırpına çırpına yalvarıyordum. Yakarışlarıma dayanamamış olmalı ki, yumuşayan bakışlarında bir acıma kıvılcımı yanıp söndü.  "Peki, peki Şirali, istediğin gibi olsun, ama sadece üç saat,"dedi.

  O buzdan adam yüzündeki çirkin maskeyi çıkarmış, bildiğimiz candan haline, eski Destan Amcaya dönmüştü.  Sıcak bir gülümsemeyle, "Ne de olsa babanın hatırı var, fakat üç saat sonra babanın yerine ölmüş olarak bu mezara sen gireceksin,"diye devam etti.

  Dünyada hiçbir şey beni o kadar sevindiremezdi baba. Mutluluktan kalbim uçup gidecek gibiydi. O üç saat benim için üç koca ömre bedeldi. Her anını, her saniyesini soluk soluğa tüm varlığımla, her zerremle hissederek geçirecektim. Hayatta daha başka ne isteyebilirdim ki? Baba, can baba, bundan daha değerli bir armağan ne olabilirdi? Seni görecektim ya,  insanların kanını donduran o sonsuz uyku, ölüm, şimdi muzip bir arkadaşın sevimli bir şakası gibi geliyordu bana.

  Destan Amcanın elini gözyaşlarıyla ıslatarak öpüp kendisine teşekkür ettim. Başımı okşadı, "İşte Hesen orada!"dedi. Dönüp onun gözleriyle işaret ettiği tarafa baktım; baba sen birkaç adım ötede yüzünde kırgın, küskün bir ifade ile bana bakıyordun. Ah, o an nasıl nasıl sevindim anlatamam; kapatıldığı demir bir kafesten kurtulmuş bir kuşun özgürlüğe kanat çırparken duyduğu o coşkun  sevince bir  benzer bir sarhoşlukla koşarak senin kollarına atıldım. 

  Senin kokunla bezenmek, dolup taşmak istiyordum, bedeninden yayılan havayı açlıkla içime çektim. O güne kadar hiç yapmadığım bir şey yaparak yüzünü öpmeye başladım. Sen o pamuk yumuşaklığındaki kar beyazı elinle yüzümü okşarken ağlıyordun. Gözyaşların yüzümü ıslatıyor, dudaklarımda senin gözyaşlarının nefis tadını hissediyordum.

  "Baba, ne olur ağlama,"dedim. "Bak birlikteyiz, her saniyesi bin ömre bedel üç koca saat birlikte olacağız. Önemli olan tek şey budur."

  Sen bir hıçkırık tufanıyla bana sarıldın, boğulacak gibiydin. "Tanrı'ya, çocuklarımın acısını bana gösterme, diye hep dua ederdim, "dedin. Göz pınarlarından sel gibi yaşlar boşalırken sesin titreyerek devam ettin:  "Öldüğümde o acıyı bana tattırmadığı için Tanrı'ya minnet duymuş ve dünyadan gönül hoşluğuyla ayrılmıştım. Ah, ah Şirali, sen bilmeden bana kötülük ettin. Ben şimdi nasıl dayanırım sensizlik işkencesine? Kendini benim için feda ettiğini bile bile nasıl huzur bulurum bu dünyada?"

  Ben senin ellerini ellerimin içine alıp göğsüme sımsıkı bastırırken, "Babalar fedakâr olur,"dedim. "Sen kendi kendine konuşur gibi, "Ben şimdi bu korkunç azaba nasıl dayanacağım,"diye acı acı söyleniyordun.



   
2016-06-22
YORUM YAP
Yorumlarınız onaylandıktan sonra yayına verilecektir. Uygun görülmeyen yorumlarınız yayınlanmayacaktır. Yasal zorunluluk olarak yorum yapan ziyaretçilerimizin IP bilgileri kayıt altına alınacaktır. Teşekkürler...

  Bu yazıya ilk yorumu yapmak ister misiniz?



yazarın diğer yazıları